İstitrâd

Asker-i nev-îcâdın vazʿ u hareketleri kānûn-i hendeseye muvâfık olup, bâ-husûs tehyîc-i nüfûs-ı şücʿân içün hukemây-ı eslâfın vazʿ eyledikleri tabl ü sûrnâ izâfesiyle tertîb-i ʿacîbleri tekmîl ve esvât-ı hâyile ve gayr-i hâyilenin bi'l-hâssa nüfûs-ı beşeriyyede olan teʾsîri maʿlûm olmak içün bir makāle-i bedîʿa bu mahalle tezyîl olundu. Mu'allim-i Evvel Aristo Esrâr-ı Siyâset'de der ki: “Bülend ve mehîb sadâların kulûb-ı aʿdâya havf u dehşet ilkā etmekde ʿazîm te'sîri vardır. Ve âlât-ı latîfeden enfâs ile yâhûd ʿamel-i yed ile sudûr eden nagemât-ı matbûʿa ve âvâze-i mevzûne nüfûs-ı [Ü3 82b] sâmiʿînde ferah u tarab ihdâs edüp, mizâc-ı rûha bir neşve-i garîbe verir ki, saʿb u müşkil olan ahvâl kendüye görünüp, sâyir vakitde ikdâm edemediği umûr-ı hâyileye ikdâm ü cesâret eder. Ve ol şevk ile mest-i lâ-yaʿkıl gibi olup, harâret-i gayretle mehleke-i mevt aslâ hâtırına gelmeyüp, harb ü kıtâlde bezl-i cân edinceye dek cevelân eder. Ve ʿinde't-tahkīk esvât-ı mevzûne ve nagemât-ı lezîze vü matbûʿa insânın kalbine ilkāy-ı ferah ve ifâza-i inşirâh edüp, cevher-i rûha neşve-i kuvvet ve cilve-i vicdânî ile semt-i zuhûra hareket verdiği müşâhed ü müsellemdir”. [Ü4 7a] İnsâna değil hayvâna bile te'sîr-i ʿazîmi olduğu kitablarda mastûr ve fî-zemâninâ ʿâmme beyninde bile maʿlûm u meşhûrdur. Küheyl atlar belki sâyir müteharrik dâbbeler sâzlar sadâsıyla raksa gelüp, cimâl-i ʿArab'ı tarîk-ı Hicâz'da serîʿü't-te'sîr hadâhânlar nevâsıyla ve hoş-âvâz ʿArablar'ın zemzeme vü sadâsıyla mest ü bî-şuʿûr olup, susuz ʿalefsiz birkaç konağı zemân-ı kalîlde katʿ etmek ve istimâʿ-i sadâ vaktinde aç ve susuz iken mâ' ve gıdâya iltifât etmeyüp, ol âvâze ile telezzüze müstağrak olmak Hacc-ı şerîf'e varanlar ve Bâdiye ʿUrbânları'yla meʾlûf olanlara maʿlûmdur. Bu sadâlar iki kısımdır: Kısm-ı evvel: Nisbet-i mûsîkıyye üzere bir vechile terkîb ve âlâtı bir vazʿ-ı hendesî üzere tasnîf olunmuşdur ki, hareket-i şevkıyye-i nüfûsu cânib-i lezzâta müncezib ve lezâyiz-i müşteheyât semtine münsehib eyleye. Zîrâ selâset ü mülâyemet-sâz ve nuʿûmet ü letâfet-âvâz bu temeyyül ü incizâbı iktizâ eder. Bu kısmı hevây-ı nefse mülâyim ve bâr-ı ʿikāl zâbita-i ʿâkıleye musâdim olmağla, “Âlât-ı Tarab" tesmiye olunmuşdur. ʿUlemây-ı şerʿ-i şerîfin muhtereʿât-ı şeytâniyyeden ʿadd etdikleri âlât-ı lehv bunlardır. Zîrâ gayr-i mühezzeb olan Nefs-i Emmâre'nin devâʿîsi, efʿâl-i şeytâniyye ile tavsîf olunur. Kısm-ı sânî: Dekāyık-ı neseb-i [Ü3 83a] mûsîkıyye ile şöyle tasnîf olunmuşdur: Şevk-ı nefsi yine tahrîk eyleye; ammâ lezzât tarafına cezb etmeyüp, heybetle mümtezic bir gûne cevelân vere ki, rûh kendü zâtında bir ʿazamet ve hüsn-i kemâle müteʿallık bir hâlet mülâhazasıyla akrânına gālib ve muʿârızları kahrına tâlib olup, hem kalbe istîlây-ı sürûr hem tefavvuk-ı akrân ve kahr-ı aʿdâya bezl-i makdûr [Ü4 7b] istiʿdâdları zuhûra gele. Bu kısımdan olan âlâtın sadâsı çendân selîs ü mülayim değildir. Anın içün nefsi lezzâta tahrîk etmez. Neseb-i ʿilm-i mûsîkī ki, ʿan-asl edvâr-ı felekiyye ve bürûz-ı nefehât-ı ecrâm-ı ʿulviyye usûlünden intizâʿ olunmuş kāʿidedir. Ol fenn erbâbı bu kısım sâzları münasebât-ı Mirrîhıyye üzere vazʿ u tertîb etmişlerdir ki, sadâsı bi'l-hâssa rûh-ı sâmiʿîni gûyâ kabardup, kuvvet-i galebe ve meleke-i ikdâm tahrîk eyleye. Ez-cümle kös ve tabl ve boru ve kerrenây ve zil misillü âlât bu fâyide içün mevzûʿdur. Lâkin bu kısımdan olan âlât-ı asliyye sadâsı ziyâde mehîb ve nefs-i insâniyyeye beşîʿ olmağla, nefis bunları istimâʿ ve telakkīye ve müsâraʿat-i kabûle çendân mutâvaʿat etmez. Pes bu fennin hakîmleri âlât-ı Zühreviyye ile âlât-ı Mirrîhıyye beyninde tarafeyne müşâbih baʿzı âlât istihdâs eylediler ki, nevʿan âlât-ı Zühreviyye'den mehîb ve âlât-ı Mirrîhıyye'den eltaf u lezîz ola. Ve bu âlât-ı mütevassita âlât-ı Mirrîhıyye ile çalındıkda, nefis ol âlât-ı lezîze sadâsına incizâb ile âlât-ı mehîbe esvâtını dahi kabûlde müsâraʿat eyleye. Hukemây-ı etıbbânın baʿzıları beşîʿü't-taʿam ve kerîhü'r-râyiha şerbet yâ maʿcûn gibi devâ vermek iktizâ etdikde, taʿmını setr edecek baʿzı edviye-i lezîze ve râyihasını duyurmayacak ʿakākīr-i tayyibe ilhâk edüp verirler. Ve şâmme ve zâyika-i ʿalîli taglît ile firîfte etdikleri gibi, bu fennin hukemâsı dahi nüfûsa te'sîr-i belîği olan [Ü3 83b] esvât-ı mesmûʿada bu hîle-i Felsefiyye'yi istiʿmâl etmişlerdir. Meselâ sûrnâyı ney ile borudan tevlîd ve nekkāreyi kös ile defden intizâʿ u tasnîf ve sâyir âlât-ı müşecciʿa ile temzîc ü tertîb eyleyüp, tahrîk-i şevk [Ü4 8a] ve tenbîh-i şecâʿat ve ihdâs-ı ʿuluvv ve îrâs-ı hamiyyet edici yine mizâc-ı nefse lezîz ü muvâfık bir teʾlîf-i garîb etdiler ki, el-ân “Mehter-hâne” dedikleri maʿnâdır. Durûb-ı esvât ve tertîb-i nagemâtında kezâlik dürlü dürlü tasarrufât etmişlerdir ki, erbâbı beyninde maʿlûmdur. Meselâ sûrnâ ve nekkāre mümtedden çalunup, nefis selâset-i âvâz ve tenâsüb-i sâz ile lezzetlenür iken, kös ve tabl ve boru misillü âlât-ı mehîbe gâh gâh ʿale'l-gafle çalunup, nefsi hâlinden izʿâc etmekle, meyl-i lezzât semtinden mürtediʿ ve ʿuluvv- i kadr ve mehâbet-i şecîʿâne vâdîlerine münʿatıf eylemek içün ihdâs etmişlerdir. Ve maʿlûm ola ki, bu maʿnâ içün ihdâs olunan âlât-ı basîta-i kadîme dörtdür. Âlât-ı sâyire cümle anlardan istinbât u ihtirâʿ olunmuşdur. İbtidâ: Neydir. Neyde olan hâlet neşve-i basîtadır. Rûha bir cilve verir. Ne taleb-i lezzâta nefsi tahrîk eder ve ne mehâbetle îkāz-ı şecâʿat eyler. Ancak kendü ʿâleminde bir lezzet-i rûhâniyye bahş edici âlet-i basîtadır. Ve ney, nebâtâtdan kalem hükmünde olup, neseb-i mûsîkıyyenin mazhar-ı evvelidir. Tâ ʿasr-ı Ebu'l-beşer'den berü müteʿârif ve müstaʿmeldir. Sâniyen: “Sûr ve Karn" dedikleri borudur ki, hayvânât boynuzlarından yapup, abdallar çalarlar. Benî İsrâ'îl ve hazret-i Mûsâ zemânlarında asker beyninde istiʿmâl eyledikleri âletdir. Tevrât mütercimleri beyninde meşhûrdur. Benî İsrâ'îl, Haleb kurbünde Rîhâ Şehri'n muhâsara etdiklerinde, zafer mümkin olmayup, ol boru çalan şahıslar nebîleri işâretiyle boruların nefh ederek şehri yedi kerre tavâf [Ü3 84a] etdikde, şehir içinde olan halkı ile hasf olunmuşlar. Bu kazıyye tevârîh-i Benî İsrâ’îl'de meşhûrdur. Ve âlât-ı mezbûre gāyet [Ü4 8b] mehîb ve kadîmî âletdir. Ve bu cevârih-i hayvânatdan neseb-i mûsîkıyyenin mazharıdır. Ve Kur'ân-ı ʿazîmü'ş-şân'da zikr buyurulan sûr-ı İsrâfîl ahvâlini ecille-i müfessirîn ve ʿulemâ'-i muhakkıkīn beyân etmişlerdir. Lâkin lafz-ı sûr ile tesmiyesi ve kıyâm-ı sâʿatde ve hîn-i haşrda üç defʿa nefh olunmasında niçe esrâr-ı ʿazîme ve hakāyık-ı celîle beyân etmişlerdir. Şeyh Muhyiddîn ʿArabî ve Sadreddîn Konevî hazretlerinin te'lîfâtlarında mufassal u meşrûhdur. Sadedimizden hâric olmağın nakline taʿarruz olunmadı. Ve bu sûr dediğimiz âlet-i basîtadan istihdâs edüp, fî-zemâninâ istiʿmâl etdikleri âlet-i maʿhûd borudur ki, esnây-ı sefer ü hareketde muʿaskerde olanları hâbdan bîdâr ve mugaffilîni îkāz içün ibtidâ çalarlar. Sâniyen cemʿ-i eskāl ve tahmîl-i kâr ü bâr içün, sâlisen hâkim-i asker ve kāyid-i leşkerin rükûbuna tenbîh içün çalınmak kānûn olmuşdur. Bunun tahtında dahi niçe esrâr-ı hafiyye ve münâsebât-ı latîfe mündericdir. Sâlisen: “Rebâb” dedikleri âletdir ki, müstevî bir cism-i haşebî üzerine başka bir kemâneye kıllar bend eyleyüp, neseb-i mûsîkī üzere harekât-ı selîse ile tahrîk olundukça, sudûr eden sarîr-i hazîn ve âvâze-i dil-firîb ü rengîn nefse ilkāy-ı şevk eder. Bu âlet dahi kadîmdir. İdrîs ʿaleyhi's-selâm vakitlerinde ve Yemen'de Benî Himyer devletlerinde ve kabâyil-i Aʿrâb seleflerinde maʿrûf imiş. Bu, hayvân ve nebâtdan mürekkeb ü masnûʿ neseb-i mûsîkī mazharıdır. Ve bu fennin hukemâsı bi'l-ittifâk: “Bu kemânenin sadâsı tahrîk-i şevk husûsunda nefse cümleden ziyâde serîʿü't-te'sîrdir" derler. Râbiʿan: Dünbelekdir ki, küp ve çömlek [Ü4 9a] makūlesi [Ü3 84b] bir zarfın ağzına bir yaş deri rabt ederler. Kurudukdan sonra darb olundukça, mücevvef olmak hasebiyle sadâ verir. Kavm-i ʿArab cemʿiyyetlerde darabât-ı mevzûne ile çalup, nagemât ü âvâzelerinde gûyâ-sâz olmak üzere istiʿmâl ederler imiş. Hâlâ Hicâz iklîminde ve Haremeyn'de şürefâ ve kibâr kubeyl-i sohbetlerinde kullandıkları budur. Bu, hayvân ve maʿdenden mürekkeb mazhar-ı mûsîkīdir. Şimdi bu takrîr üzere âlât-ı asliyye ney ve sûr ve kemâne ve dünbelek olup, bu dört kısım sâzdan bu fennin mâhirleri kāʿide-i maʿlûmeleri üzere niçe sâz peydâ eylediler. Şöyle ki, bu dört âlât-ı asliyyeyi birbirlerine mezc ü te'lîf ile envâʿ-ı âlât îcâd u ihtirâʿ eylediler. Neyden envâʿ düdükler ve nefh ile çalunur âletler ve ney ile sûrdan gûnâ-gûn sûrnâlar ve mûsîkār ve sûrdan boru ve kerrenây misillü şeyler peydâ eylediler. Ve kemâneden tanbûrek ve sentûr ve kānûn ve çeng ve şeştâr ve bunlara benzer katî çok sâzlar ihtirâʿ etdiler. Kimi ecsâm-ı nebâtî ve kimi ecsâm-ı maʿdenî üzerine gâh hayvânât kıllarından gâh maʿdenî târlardan gâh keriş dedikleri rişteden aʿdâd-ı mütenevviʿa ile tertîb edüp, gâh ʿamel-i yed ile gâh maʿdenî mızrâblar ile gâh haşebî tâziyâneler ile darabât-ı mütenevviʿa ile çalup çağırtdılar. Kezâlik dünbelekden dahi eşkâl-i garîbe ve âlât-ı ʿacîbe tevlîd etdiler. Gâh ecsâm-ı maʿdenîden ʿazîmü'l-cüsse miğrefelere deriler kablayup, mızrâb-ı cesîm ile darb edüp, “Kös” dediler, gâh ecsâm-ı maʿdeniyyeden muʿtedilü'l-cüsse zarflara deri kablayup, engüşte bedel iki ʿasâ ile nakr edüp, “Nekkāre” dediler, gâh tahtadan tedvîr olunmuş ʿarîz çenberin tarafeynine deri [Ü4 9b] kablayup, ziyâde sadâ versün kasdıyla bir tarafına çûp-i refîʿ ve bir tarafına müşt-vârî mızrab-ı galîz ile darb edüp, “Tabl” dediler. Gâh böyle bir çenber-i [Ü3 85a] hafifin bir tarafına cild kablayup, darabât-ı keff ile darb edüp, “Deff” dediler ve gâh bu deffin deffe-i çenberine hadîd ve selâsel parçaları vazʿ etdiler ki, ziyâdece sadâ vere ve gâhîce bu deflerin çenberleri delinüp, maʿdenî pullardan çifte müdevver celâcil geçirüp, ifrât üzere sadâ versün deyü cild yerine müdebber ü medbûg tirşeler kaplayup, “Dâyire” dediler. “Hâsıl-ı kelâm cemîʿ âlât-ı mûsîkıyye ʿan-asl bu dört âletden müteferriʿ ü peydâ olup, birbirine mezc ü te'lîf ile bu kadar âlât-i garîbe hudûs edüp, sadâsını işitmediğimiz ve şeklini görmediğimiz niçe âlât-ı mûsîkıyye vardır" dediler. Tenbîh: Hulefây-ı ʿAbbâsiyye evâhırında bu sanâyiʿe iltifât ziyâde olmağla, âlât hıfz olunacak başka bir mekân taʿyîn olunup, “Matrab” dediler. Ve hademe-i dâyire-i Hılâfet'den mahsûs hıdmetkârlar taʿyîn olunmuş imiş. Ve her sâzda yegâne-i ʿasr olan üstâdlara hâline göre vazîfe ve taʿyîn verilüp, Erbâb-ı Hiref Kalemi'nden taʿyîn-i erzâk olunur imiş. Kitâb-ı Egānî'de bu husûsun mufassal ahvâli ve hikâyâtı mastûrdur. Hattâ Müstaʿsım ʿasrında erbâb-ı mûsîkī ve üstâdân lehv ü gınâ kısmından beş yüzden mütecâviz vazîfe-hârlar var imiş. Ve baʿzı etfâl ve cevârî-yi sagīre alup, bu üstâdların hacr-i terbiyetine verüp, tahsîl-i fenn etdikden sonra, mülûk ve selâtîn ve vüzerâya ihdâ etmek tâ Ekâsire-i kadîmeden kalma bir de'b imiş. Sonra Devlet-i ʿaliyye-i İslâmiyye'de dahi merâsim-i telezzüz ü tereffüh ihtiyâr eden selâtîn ve vüzerâ ve ʿuzamâ ve ağniyâ [Ü4 10a] dahi de'b-i sâbık üzere hadîsü's-sinn cevârî ve gılmânı bu fenn taʿlîmi ile işgâl etmişlerdir. Ve kendü câriye ve memlûkünü bu fenne tahsîs etmelerinde melhûz bu imiş ki, bu fennin mebnâsı çünki lezzât-ı nefsâniyyedir. Buna iştigāl edenler husûsan kâr u mekseb [Ü3 85b] ittihâz eyleyenler, ahlâk-ı rezîle ve efʿâl-i zemîme ile muttasıf olmak muktezayât-ı tabîʿat-ı zühreviyyedendir. Mülûk ve vüzerâ meclisine ise hulkı zemîm ve tabʿı rezîl, denî ve alçak kimesneler tekarrub etmek husûsan esrâr-ı masûneden maʿdûd olan mecâlis-i hafiyye ve nevâdî-yi mestûrelerine ol makūle alçak şahıslar mahrem olmakda âfet-i ʿazîme ve mazarrat-ı cesîme olduğu içün melekât-ı muʿavveceden mühezzebü'n-nefs etfâl ve cevârîye bu fenni taʿlîm etdirüp, meclis-i mahremânelerine anları takrîb ve sohbetlerine mahrem ittihâz ederler imiş. Hulâsa-i kelâm âlât-ı mûsîkıyye aslında şevk-ı nüfûsu tahrîk içün ihdâs olunup, cümlesi zikr olunan âlât-ı erbaʿadan ihtirâʿ u istinbât kılındığı ve nüfûs-ı insâniyyede te'sîr-i belîği olduğu mahall-i nizâʿ değildir. Hattâ nakl olunur ki, Eflâtûn-ı İlâhî “Erganun” dedikleri sâzı peydâ eyledi ki, dersine hâzır olan gürûh-ı hukemâ ve feylesoflar ve “İşrâkıyyûn” ve “Meşşâ'iyyûn” dedikleri tâlibler istifâde-i ʿulûma hâzır olduklarında ibtidâ erganunu çalarlar imiş. Huzzâr-ı meclisin nüfûsuna harekât-ı şevkıyye ile bir hâlet-i vicdâniyye hâsıl olup, baʿdehû ifâde ve istifâde umûruna şurûʿ ederler imiş. Erganun dedikleri âlet ise hem nefha hem ʿamel-i yed hem nakarât-ı evtâr sadâlarından mürekkeb cümle sâzların neseb-i mûsîkıyyesini câmiʿ bir uʿcûbe şeydir. Ferazâ birkaç zirâʿ tûlü ve birkaç zirâʿ ʿarzı var cesîm ve ʿarîz bir âletdir ki, [Ü4 10b] bir mevzıʿdan bir mevzıʿa nakil murâd olundukda, bozulur ve yine tahta bendleri rabt ile düzülür. Kafâsında âhenger minfahı gibi tulumlardan minfahı vardır. Ve ol hevây-ı menfüh cevf-i âlete dâhil olup, berü tarafında âlât-ı nuhâsiyyeden ney ve surnâ gibi mücevvef ve müretteb lüleler vardır. Hevâ her birine hisse-i muʿayyene üzere sirâyet edüp, [Ü3 86a] bir sadâ verir. Ve üstâdı kāyimen durup, engüştlerini o lûlelerin sûrâhları ağzına tutup, kāʿide-i maʿhûdeleri üzere tahrîk-i esâbiʿ ile fiʿlini icrâ eder. Bu Fakīr, sefâretle İspanya'ya vardığımda nefs-i Madrid'de ve Leh memleketinde zikr olunan erganunu seyr etdim. Yirmisekiz Çelebi ile Enderûnî Şâmî Hüseyin Efendi Françe sefâretinde bile bulunup, sâz-ı mezkûru öğrenüp, birini İstanbul'a getürdiği mervîdir. Ve yine Hakîm Eflâtûn üç perdeli bir sâz-ı cân-güdâz ihtirâʿ edüp, birine perde-i hûş, ikincisine perde-i ictimâʿ, üçüncüsüne perde-i hâb tesmiye edüp, perde-i hûş çalındıkda, ʿukūl-i sâmiʿîn zâyil olup, dem-beste-i hayret olurlar idi. İctimâʿ perdesi çalındıkda, cemîʿ nâs ve belki tuyûr u vuhûş cemʿ olurlar idi. Perde-i hâb çalındıkda, cümle bîdâr olanlar hâba varır idi. Hatta Sâ'ib-i merhûm perde-i hâbı bu beyitde îrâd etmişdir: Yek-dil-i bîdâr der-nüh-perde-i eflâk nîst Perde-i hâb-est gûyâ perde-i în-sâzhâ Biz yine sadede gelelim. Evveliyyât kitâblarında zikr olunduğu üzere bu âlâtın aksâmı ceste ceste zuhûr edüp, her ʿasırda bir gûne âlet ve her memleketde ve her devletde bir dürlü sâz peydâ olup, murûr-ı dühûr ile bu kadar gûnâ-gûn şeyler ihdâs olunmak iktizâ eder. Zemân-ı İdrîs'den [Ü4 11a] Tûfân'a gelince olan devletlerde kemâne ve kös şeklinde ve dünbelek dediğimiz miğrefe ve boru dediğimiz sûr istiʿmâl olunur idi. Baʿdehû ʿasr-ı Cemşîd'de tabl u sûrnâ peydâ olmağla, anı dahi istiʿmâl eder oldular. ʿAsr-ı Mûsâ'da Benî İsrâ'îl devletlerinde fekat boynuz boru istiʿmâl olunur idi. “Amâlika ve Ferâʿine devletlerinde sâyir âlât dahi ceste ceste zuhûr etdi” derler. Güştasb-ı Keyânî [Ü3 86b] Devleti'nde mûsîkīye ifrât ile rağbet olunup, ekser âlât-ı mûsîkıyyeyi peydâ etdiler. Zemân-ı Mesîh'den sonra mülûk-i Nasârâ beyninde müteʿârif olan âlât-ı kerîhetü'l-esvât hudûsü meşhûrdur. Devlet-i ʿaliyye-i İslâmiyye zuhûrunda bu makūle esvât ve âlât, lezzât-ı nefsâniyyeye mebnî umûr-ı münkereden olmağın metrûk kalup, aslâ istiʿmâl olunmadı. Ancak Mekke ve Medîne ve bâdiye halkı beyninde vâkiʿ sûrlarda ve cemʿiyyetlerde ve bâ-husûs aʿyâdda kemane ve deff-i bî-celâcil ve miğrefe kullanurlar idi. Ammâ etrâf-ı memâlikde olan selâtîn-i İslâmiyye kimi mûsîkī âlâtı ve kimi boru ve tabl ve kimi kerrenây istiʿmâl edüp, hurûb u mukātele ve eyyâm-ı meşhûde vü mevâsimde bir gûnâ sâzı ihtiyâr etmişler. Selcukīler Devleti'nde sâyir âlât-ı mûsîkıyye metrûk kalup, tablların cevfine ziller gibi gûnâ-gûn sadâ verir şeyler vazʿ edüp, öyle çalmışlardır. Hattâ ʿOsmân Hân Gāzî'ye Sultân ʿAlâʾeddîn Selcûkī tarafından menşûr-ı eyâlet verildikde, gönderilen tabl-ı maʿrûf ki, el-ân Burusa'da Orhân Gāzî Türbesi'nde muʿallakdır. Seyr edenler ne ʿacîb esvât-ı garîbeyi câmiʿ şeydir bilür. Giderek hâlâ istiʿmâl olunan Mehter-hâne tertîbinde karâr etmişdir ki, bundan eltaf ve müstahsen olmak [Ü4 11b] mümkin olmamak gerekdir. Ve yukarudan berü beyân olundu ki, bu umûru ihdâs eden hukemây-ı sâlifenin re'yi üzere bu cümleden melhûz olan fâyide budur ki, bu esvât-ı mevzûne ve âvâze-i mütenâsibe te'sîri, neşve-i hamr gibi nüfûs-ı insâniyyeye harâret-i şevkıyye ve cevher-i rûha hareket-i inbisâtıyye verüp, kahr u galebeye bâʿis olan feverân-ı şecâʿat-i sebʿiyyeyi tahrîk eyleye. Ve infiʿâlât-ı nefsâniyyenin kalbe te'sîri ve cümleden ziyâde teʾessürü, tarîk-ı sâmiʿadan baʿdehû bâsıradan husûle geldiği maʿlûm u müşâheddir. [Ü3 87a] Âlât-ı mezkûrenin nagemât u esvâtı semt-i sâmiʿadan nefse müʾessir olduğu gibi, gayret-i şecâʿati tahrîk edici ebyât ü eşʿâr ve nâyire-i hamiyyeti fürûzân eyleyeci kelimât ü güftâr dahi bu kısımdandır. Belki belâgat-ı lisâniyyeye mâlik olan ʿarîk u asîl tevâyife kelimât-ı lisâniyye esvât-ı âlât ve âvâze-i sâzdan ziyâde serîʿü't-te'sîrdir. Necid ve Yemen bâdiyelerinde ve Hicâz ve Cezîretü'l-ʿArab çöllerinde olan kabâyil-i Aʿrâb ve ahşâmât ve sâyir konar göçer ʿaşâyir ve Mağrib memâlikinde olan Sınhâce ve Zennâte ʿArabları -ki hadd ü pâyânları yok tavâyifdir- ceng vakitlerinde şâʿir ve şâʿirelerinden mü'essir-i nefes ve matbûʿ-ı sadâ sâhiblerin develere bindirüp, saflar kenârında eşʿâr-ı sûznâk okudurlar. Ve kabîle behâdırların hurûş-i gayrete getürici ve mevti irtikâb etdirici âteşnâk kelimât söyledürler. Kadîm ezmândan ile'l-ân de'b ü resmleri böyle imiş. Bu, cümle esvât ve kelimâtın nüfûs-ı insâniyyeye te'sîri olduğuna şevâhiddir.
Attribution
Citation:
"İstitrâd", Ottoman Text Corpus, Merve Tekgürler, https://mervetekgurler.github.io/ottoman_text_corpus_website/items/ave1794_488.html
Item Details
Title:
İstitrâd
Creator:
Ahmed Vâsıf Efendi
Date Created:
1215
Source:
Hüseyin Sarıkaya
Format:
text/plain
Language:
ota