Sûret-i sâniha

Devlet-i 'aliyye'nin kadîm düşmeni olan Moskovlu müddet-i medîdeden berü memleketlerimize göz diküp, seksan iki târîhlerine gelince gâh gālib ve gâh mağlûb olarak garaz u maksûduna vâsıl olmamış idi. Târîh-i mezkûrde vukūʻ bulan seferler sû-i tedbîr ve 'adem-i nizâm-ı ‘asker ile netîce-pezîr-i merâm olmayup, bilâhare envâ‘-ı hiyel ü desâyis ile hasretü'l-mülük olan Kırım iklîmine müstevlî olup, noksâniyet-i 'akılları nümâyân [97b] olan Tatar tâyifesini perâkende vü perişân ve baʻzısını memleketine sevk ile reʻâyâsı hükmüne idhâl eylediği müstagnün ‘ani'l-beyandır. Kırım'dan senevî ihbâr-ı sikāt ile yedi bin kîse îrâd tedarik eylediğine kanâʻat etmeyüp, Akdeniz ve Karadeniz ticaretini tahsîl ve Devlet-i 'aliyye reʻâyâsına mahsûs olan fevâyidi taklîl ile kuvvet ü miknete mâlik oldu. ‘An-asl Moskov memleketi hars ü zirâ'atden hâlî olup, erazisinde hâsıl olan bir nevʻ hubûbât ile reʻâyâsı temettu' ve agniyâsı Leh memleketinden celb-i erzâk ile bi'l-ıztırâr teʻayyüş ve kesb-i tevessüʻ ederler iken, şimdi Kırım Cezîresi'nden hâsıl olan hubûbât ile müstevfî-yi kesb-i akvât eylediklerinden gayri, ziyâdesini Devlet-i ‘aliyye reʻâyâsına fürûht ile kendüleri yevmen-fe-yevmen kuvvet ü nemâ iktisâb ve Devlet-i ‘aliyye'de mütedâvil olan nukūdu bu sebeb ile isticlâb edüp, min-ciheti'l-nakd za‘f-ı Devlet'e ‘illet oldular. Bu gûne menâfi' ile meʼlûf olan kavm-i müstehıkku'l-levm dakīka-be-dakīka tevsî‘-i mülke râgıb ve tahsîl-i fevâyid-i cedîdeye tâlib olacağları zâhirdir. Bu sûretde dâhil-i harem-i memleket ve mütefekkir-i celb-i menfaʻat-i Devlet olan düşmen-i bed-tıyneti def' etmeğe çâre bulamaz isek hâl müşkil ve netîce-i emr neye müncer olacağı ednâ-yı te'emmül ile maʻlûm olur. Bu def'a zuhûr eden muhârebelere müttefiki olan Nemçelü'nün iʻânet ü hıyâneti ile meydanı bi'l-külliye hâlî bulup, Özi ve İsmâ‘îl'i zabt eyledikde, ehâlîye eylediği hakāret ü ihânet tafsîl olunsa bâʻis-i hüzn ü elem ve mûceb-i derd ü gam olacağı bedîhîdir. Hakk sübhânehû ve Te‘âlâ bizi fıtrat-ı asliyye üzere mü'min ü muvahhid halk edüp, cihâd u gazâ sebebi ile saʻâdet-dârına nâyil eyleyeceğini bildirüp: "Bâ-husūs kılıcımız keskin ve atımız yükrük iken kılıcı kesmez ve atı başlı başına yürümez bir alay [98a] müşrik ü münkir, Vahdâniyyet-i Hakk olan kefereden kaçup geziyoruz ve şecâʻatinden bî-behre bir tâyife-i hâyife dâyimâ tersân olarak lu'b-ı makūlesi olan tertîbinden ve hevâ-yı fişek cinsinden olan âteşinden zehremiz çâk çâk oluyor. İşte mukaddem ve mu’ahhar vukūʻ bulan muhârebelerde fiʻle getürdüğü âteş-bâzlıkdan ne makūle zarar müşâhede olundu ve kaç bin âdem mecrûh olup, ru'esâdan kimler şehâdete nâyil oldu. Meclisimizde bilenler vardır söylesinler. Mahzâ gürültü ve ayak patırdısıyla maslahatını görüp, sanâyi‘-i hiyeliyye ile ‘askerimize îrâs-ı vehm ü haşyet etmekdedir. Mâbeynimizde olan tehâlüf-i derûn ve buğz u hased ve gûnâgûn yevmen-fe-yevmen efzûn olup, evâmir ü nevâhî-yi ilâhiyyeye dahi kemâ-yenbagī ittibâʻ etmediğimiz hasebiyle cenâb-ı Hakk 'isyân u tuğyânımıza mücâzeten erzel-i kavm-i nasârâ olan Moskov keferesini üzerimize taslît eyledi. Kefere devletleri el-yevm Devletimiz'e 'Meyyit-i Müteharrik' tesmiye etdikleri şâyi olup, bayağı ednaları bile bize dîk görülmekdedir. Gayret ne gün içindir? Hamiyyet-i İslâmiyye'yi izhâr eyleyecek vakitler değil midir? Bu rezâlet ü sefâletle hayât-ı müsteʻârı neyleyelim? Şu memleketler ne kanlar dökülmesiyle teshîr olundu. Bu vilâyetleri çirk-i şirkden tathîr edenler bizim gibi Benî-âdem idiler. Biz ise memleket-i uhrâdan nazarı kat‘ ile elimizde olan vilâyetleri muhafaza edemiyoruz. ‘Askerimiz "Tevakkuf eyle" dediğimiz yerde tevakkuf etmez ve bir ‘abd-i Habeşî bile olursa ser-gerde-i ‘asâkire itâʻat lâzım iken ‘adem-i inkıyâd sebebi ile bu felâketlere uğradık. Hakk Teʻâlâ'ya kasem ederim, hulûs-ı kalb ile etdiğimiz meʻâsîye tövbe eylesek ve ittifâk u ittihâd mesleğine sâlik olsak ve sebât ü istikrâr sûretlerini iltizâm ile hîn-i muhârebede düşmenin bir iki sâʻat âteş-bâzlığına tehammül etsek tabîʻatıyla düşmenin şîrâze-i nizâmı münhall olur. Hakk sübhânehû ve Te‘âlâ Kelâm-ı kadîmî'nde cihâdı bize farz edüp, ceng vakitleri sebât gösterildiği hâlde elbette küffâra gālib olacağımızı tebşîr eylemişdir. ‘Adem-i sebât u ittihâd ile fevz ü nusrat nice me'mûl olunur. 'Askerimiz küffâra mülâkī oldukda, bir mikdârı ceng ile meşgül ve ekserîsi sevâd-ı aʻzam gibi depelerde ve derelerde uzakdan seyirci olup, [98b] az ‘asker çoğa dayanmayup, imdâd ihtimali dahi meslûb olunduğundan cü'z-i müte'ahhır oldukları gibi çok 'askerimiz firâra yüz tutup, ilerüsüne sirâyet eyleyerek perîşânlık zuhûr edegeldiği hezâr-bâr tecribet-güzâr-ı uli'l-ebsâr olmuşdur. Hakk Teʻâlâ bundan sonra bu musîbet-i 'uzmâyı bir daha bize göstermeye. Firârun ani'z-zahf kebîresini irtikâb edenlere şerʻen ne lâzım gelir? ‘Ulemâdan istiftâ olunsa hâl maʻlûm olur. el-hâletü hâzihî Devlet-i ‘aliyye'nin hazîne-i hakīkiyyesi hükmünde olan reʻâyâsına za‘f-ı küllî târî olup, vüzerâ-yı ‘izâm dahi baʻzı esbâb ile kuvvet ü miknet kalmayup, memleketlerimiz dâhilinde evvelki gibi muktedir u agniyâ mefkūd olduğundan mâʻadâ, umûr-ı sefere medâr olan hazînelere nefâd gelüp ve bir maslahat-ı nâfiʻa göremediğimizden şevketlü Pâdişâhımız'dan akçe istemeğe yüzümüz kalmadı ve hicâb ediyoruz. Allah içün ittifâk u ittihâd ile şu düşmene hücûm edelim ve kalbimizde gıll ü gışş var ise giderelim ve Hakk Teʻâlâ tarafından me'mûr olduğumuz gibi savaş vaktinde sebât-ı kadem gösterelim. İnşâʼallâhü Teʻâlâ düşmenlerden ahz-ı intikām ile gasb olunan yerlerimize nâyil olacağımızdan gayri, dünyâ vü âhiret saʻâdetini ve ilâ-yevmi'l-kıyâm dillerde hayr ile yâd olunmak devletini ihrâz edeceğimizde iştibâh yokdur. İşte aʻdâya karîb geldik. Orduda ictimâ‘ eden vüzerâ-yı ‘izâm şecâʻat ü fütuvvet ile meşhûr u benâm olup, sâyir ru'esâ-yı ‘asâkir dahi celâdetle maʻrûf âdemler olmalarıyla Hakk Teʻâlâ'dan ümîdimizi ‘adem-i katʻ ile mübeşşir olduğumuz nusret-i Rabbâniye ile mesrûr oluruz. Kaldı ki cümleye itmînân-ı kalb gelmek içün bir nev' kavî muʻâhedeye muhtâcız. Eğerçi sinîn-i sâbıkada güzerân eden muʻâhedeye hîn-i hâcetde vefâ olunmadı. Lâkin bu defʻa inşâ'allâhü Teʻâlâ îfâ-yı 'ahd olunur ümîdindeyüz. Şöyle ki bu defʻa dahi ‘ahdimizde sâbit-kadem olmaz isek şevketlü Pâdişâhımız'a cevâb veremeyüz ve cümlemize nedâmet hâsıl olur. Zîrâ bunun verâsı kalmadı. Hân hazretleri cenâbının Âl-i Çengîz'in gayret ü diyânet ile nâm-dârlarından ve hâlde Devlet-i ‘aliyye'nin sadâkat-kârlarındansız. Rûz mesâfede dâire-i kudretiniz muhît olduğu derecelerde cân-sipârlık ve iʻânet-kârlık şîmesine riʻâyet buyurur musuz? Ve zâtınızda merkûz olan cevher-i şecâʻati ibraz eder misiz? Ağa Paşa hazretleri ne buyurursuz? Sâyir ocak ağaları ne dersiz? Bizim ile muʻâhede eder misiz? [99a] Ve ceng vaktinde merdâne dürüşüp, aʻdâya sîne girmeğe kefîl olur musuz ve ocağınızdan gereği gibi kāʻideniz üzere ‘ahd aldıkdan sonra îmân-ı mugallaza ile bizi inandırır mısız? Siz dahi vüzerânın nâm-dârlarındansız. Gayret ü hamiyyetiniz maʻlûm olduğundan sizi istishâb eyledik. Hîn-i hâcetde bize yâr-ı vefâ-dâr olur musuz? Ve maʻiyyetinize verilecek ‘askeri lâyıkı üzere iʻmâl edüp, mukābele-i aʻdâda pây-dâr olur musuz? Ve sizler ki Rumeli Anadolu memleketlerinde şân u şöhret sahibi ağalarsız. Sizden dîn ü devlete küllî hidmet me'mûldur. Maʻiyyetinizde olan 'askeri taht-ı muʻâhedeye idhâl ile ‘askerinizi tahlîf eder misiz? İnşâ'allâhü Teâlâ bu mu'âhedenin muktezâsını icrâya muvaffak olursak aʻdâya gālib olacağımız bî-iştibâhdır. İşte bu muʻâhede nizâm bulduğu gibi Ordu Nâ'ibi'ne hüccet etdirdüb, 'azametlü Pâdişâhımız'a göndereceğim. Ne dersiz? Böylece hüccet yazılsın mı? Ben dahi inşâ'allâh cümleye lâyıkı üzere ikrâmda kusûr etmem. Dîn uğruna mâl u cân fedâ edenleri dirlik ve nân-pâre ve mansıb ve cihât-ı sâyire ile vekâlet-i mutallakam hasebiyle tatyîb ederim. Ve muhârebe esnasında mecrûh olanları bi'n-nefs nezâret ile timâr etdirdüp, taʻâmlarını ve yatacak yerlerine bakdırırım. Ve bahşiş ü ‘atıyye vermekde inşâʼallâh lâzıme-i mürüvvet ü şefekati îcrâ ederim. Kaldı ki süvârî ‘askeri piyâde ‘askerini ceng vaktinde fedâ etmamek muʻâhedesi dahi lâzım olup, iki fırkanın ru'esâsı birbirini ne vechile inandırmak mümkin ise inandırsın ve bu muʻâhede tahtına duhûl murâd etmeyenler kimler ise gerü kalsın. Zor ve cebr yokdur. Gerü kaldığı içün muʻâkab u muʻâteb olmaz. Zîrâ bu muʻâhede erbâb-ı şecâʻat ü gayrete mahsûs olup, nefsine i'timâdı olmayan ve dünyaya aldanup, mukadderi bulmayan, içimizden çıksun! Ne dersiz? Dediğim münasib değil mi? Böyle olduğu sûretde herkes varsun. Zîr-i hükm ü itâʻatında olan ‘askeri taht-ı râbıtaya idhâl etsün ve gereği gibi i‘timâd tahsîlinden sonra kabûl-i muʻâhede haberini getürsün. Yine bir meclis edelim." Zikrolunan meclis nihâyete resîde oldukdan sonra erbâb-ı şûrâ [99b] müteferrik olup, ru'esâ-yı 'asâkir neferlerini cem‘ ü ihzâr ve sânihanın mefhûmunu işʻâr ile râbıta-i teʻahhüde idhâl olunduklarını yek-be-yek gelüp, taraf-ı Sadrıaʻzamî'ye ifade vü ihbâr eylediklerinde fi'l-cümle itmînân-ı kalb hâsıl ve Maçin'e hareket şevki kulûb-i ekâbirde mütekâmil oldu.
Attribution
Citation:
"Sûret-i sâniha", Ottoman Text Corpus, Merve Tekgürler, https://mervetekgurler.github.io/ottoman_text_corpus_website/items/ave1789_157.html
Item Details
Title:
Sûret-i sâniha
Creator:
Ahmed Vâsıf Efendi
Date Created:
1205
Source:
Yavuz Bülbül
Format:
text/plain
Language:
ota