Sûret-i Hatt-ı Hümâyûn

Benim vezîrim, işbu manzûr-ı hümâyûnum olan hülâsayı meclise cemʿ olunacak erbâb-ı meşverete ifâde eyleyesiz. Hazîne ahvâlini ve sâir lâzım olan her ne ise cümlesini mülâhaza lâzımdır. Sefer bunlara tevakkuf eder, gayri şerîʿatimizin iktizâsı ve cümlenin ittifâkıyla ve meşveretleri karâriyle amel olunsun, ammâ sonra şu şey bilinmedi ve söylenmedi deyû kimse kimseye bahâne bulur ise ve meclisden sonra şöyle mülâhaza gerek idi deyû iʿtirâz-gûne söz söyler olur ise söylemesi vâcib olan vakitde sükût edüp sonra böyle nifâk-âmîz fiʿl ve hareket her kimden sudûr eder ise Kur'ân-ı münzel hakkıyçün ol-makūle kimse cezâsın bulur, ona göre hâlimizi ve vaktimizi ve tedârükâtımızı eyüce fikr eylesünler iki kavî düşmandan her hâlimiz gereği gibi mülâhaza ve kimse hakkı ketm etmeyüp cümlenin ittifâkı taraf-ı hümâyûnuma arz oluna Cenâb-ı Hakk tevfîk vere, âmîn. Yâ Muʿîn. Amma baʿdü: Binâen alâ-zâlik işbu doksan sekiz senesi Muharremü'l-harâmının yirmi üçüncü perşembe günü semâhatlû Şeyhülislâm Efendi hazretleri ve Kapudan Paşa ve Esseyyid Mustafa Paşa hazerâtı ve sudûr-ı kirâm ve Mekke ve Medîne maʿzûllerine gelince ulemâ-i aʿlâm ve Haremeyn muhâsebecisine dek maʿzûl ve mansûb ricâl-i devlet ve ocak ağaları ve kâtibleri bi-esrihim Bâbıâlî'de müctemiʿ olup (77-b) Moskovlu'nun Kırım ve Taman ve bi'l-cümle Kuban kendülerin mülkü olduğunu iʿtirâf zemîninde Devlet-i aliyye'den sened mutâlebesi mâddesine dâ'ir meclisde kırâ'at olunmak içün kaleme alınan kâğıt ve ol bâbda sâdır olan hatt-ı hümâyûn ve Rusya elçisiyle Aynalıkavak'da muahharen vâkiʿ olan mükâleme ve taleb eylediği sened-i mezkûrun sûreti ve mükâlemeden evvel ricâl-i Devlet-i aliyye'den baʿzılarının bu mâddeye dâ'ir başka başka alınan takrîrleri ve me'mûrların kazâlardan celb-i mâl ile asker ihrâc etmediklerine ve kıllet ve adem-i zâbıta-i askere dâ'ir ve Bender'de askerin adem-i kesretine ve on üç bin guruş topcularının mevâcibleri nakden ve havâleten irsâl olunmuşiken fakat dört bin guruş vâsıl ve mâ-ʿadâsını ocaklusu yedlerinde kaldığına müteʿallik Abdi Paşa hazretlerinin tevârüd eden tahrîrâtı hülâsası ve Rumeli eyâletinin zuʿemâ ve erbâb-ı tîmârı Belgrad cânibinde kışlamak üzere fermân olunmuşiken tâ'ife-i mezbûre kulubelerin ihrâk ve «bizler Belgrad etrâfında vâkiʿ karyelerde kışlayacağız» şâyiʿasıyla vilâyetlerine azîmet etmiş olduklarını ve Ada-i kebîr'den altmış nefer yamâkân firâr eylediklerini müşʿir Eflâk voyvodasının kapu kethüdâlarına gelen kâğıdı hülâsası birer birer kırâ'at ve mefâhîmi cümleye beyân olundu. Baʿdehû sadrıazam hazretleri kelâma ibtidâr edüp «işte düşmanların keyfiyyeti ve Devlet-i aliyye'nin her hâli cümlenize beyân olundu. Devlet-i aliyyenin hayırhâh kullarısız, hâtırınıza gelen her ne ise yaʿnî Devlet-i aliyye'ye göre ceng etmek veyâhud sened-i mezkûru vermek şıklarından kangısı hayırlu ise (78-a) ketm etmeyüp söyleyesiz bu iş Devlet-i aliyye'nin işidir, bir türlü vesvese etmeyesiz, filân şöyle söyledi ve filân böyle söyledi [deyü] gücenmek yoktur. Eğer ben bu meclisde söylenen söz içün gücenüp söyleyen kimseye nefsâniyyet eyler isem Allah'ın kılıcına uğrayayım, hakkı ketm edüp söylemeyen dahi muʿâheze-i İlâhîyye'ye mazhar olur, cümlemiz ind-Allah rûz-i cezâde mes'ûl olacağız huzûr-ı Hakk'da ne şekil söyleyecek iseniz bu meclisde dahi ol vechile söyleyesiz, bunda büyüklük küçüklük olmaz sened mi verilecek ceng mi açılacak bu meclisde katʿ olunmalıdır. Meclis-i âhara taʿlîki veyâhud iki cevâbdan birinin gayri cevâb verilmesi mümkin değildir» makālâtiyle, [Mısra:] Yâ seferdir yâ tahammül ikiden hâlî değil mücmelini tafsîl buyurduklarında cümle huzzâr ser-ber-zemîn-i mülâhaza vü efkâr ve bâdi-i emirde sükût ile münselib-i yârâ-yi iktidâr oldular. Ba'dehû sadrıazam hazretleri semâhatlû şeyhülislâm efendi hazretleriyle müttefikan huzzâra hitâb ve «niçin sükût ediyorsuz, hak ne ise söylemelüsüz» diyerek ulemâ efendilere teveccüh buyurduklarında, İstanbul kādısı esbak Sadık Molla Efendi derîçe-bâz-ı cevâb ve «za'f-ı devlete dâir îrâd olunan a'zâra nazaran şimdiki hâlde musâlaha muhârebeye râcih ve re'y-i savâb görünüyor» demeleriyle İstanbul kadısı sâbık Müftî-zâde Ahmed Efendi ta'kîb ve «bizler emîrü'l-mü'minîn olan padişahımızın re'y ve emirlerine zâhiren ve bâtinen mutîʿ ve münkādız. Bu madde niçün böyle oldu bizlerden ta'rîz vukūʿu mümkin değildir» diyerek sadrıazam hazretlerine teveccüh birle «siz pâdişâhımızın vekîl-i mutlakısız, bu bâbda re'y-i pâdişâhî ne ise buyurun bizler dahi semi'nâ ve eta'nâ derüz» (78-b) zemîninde bir garîb mukaddeme tertîb eyledikde, sadrıazam hazretleri mukābele edüp «efendi bu söz söz değildir bu madde re'y-i vâhid ile yürümez, cümleye râciʿ bir maslahat-ı cesîmedir, eğer pâdişâhın ve benim re'yimle katʿ olunacak maddeden olsa sizlerin bu meclise da'vetiniz iktizâ etmez idi, bu maslahat ne vechile kat' olunacak ise ulemâ efendiler ve ricâl-i Devlet-i aliyye ve ocaklar agavât ve zâbitânı ittifakları ile katʿ olunmaludur. Tabîat-ı maslahat böyle olduğundan başka şevketlû pâdişâhımızın dahi murâdı budur» dediklerinde huzzârdan ekseri «fi'l-hakīka cümle ittifakiyle olmaludur» deyû tasdîk eylediler. Ricâl-i Devlet-i aliyye'den bazılarının şimdiki hâlde bu za'f ile sefer açılmak münâsib olmadığına dâir mukaddemâ kaleme alınan takrîrleri bu mahalde kırâ'at olunmağla tamâm oldukdan sonra sadrıazam hazretleri «işte bu efendilerin re'yi budur, lakin işbu re'yler maslahatı katı' olmayup bu hâl ile seferin adem-i cevâzına dâir bir mukaddemedir, netîce değildir, netîce işbu meclisde verilecekdir, bakalım bi'l-ittifak re'y nedir» dediklerinde kapudan paşa hazretleri kelâma ibtidâr ve «ceng esbabiyle olmaludur. Henüz esbâb-ı ceng ü peykârdan olan hazîne ve asker keyfiyyeti ma'lûm-ı sıgār u kibâr olup bilâ-esbâb muhârebeye tasaddî müntic-i âfât olduğu bî-irtiyâbdır, evvel-emirde bunu mülâhaza etmelüdür. İngiliz elçisiyle mülâkātında elçi-i mesfûr şu Kırım maddesini Devlet-i aliyye'den sened verilmeyerek hemen Rusyalu'da kalmasını ikrâriyle tanzîm mümkindir demişidi» deyicek Müftî-zâde Efendi mukābele edüp «ben meclisde berâber idim, Moskov elçisine her türlü söz söylendi (79-a) lâkin kâfir mücâb olmayup sened verilmemek şöyle dursun belki senedin elfâzını bile tağyîre râzı olmayacağı muhakkakdır. Kapudan Paşa hazretleri França ve İngiltere'den gelecek habere taʿlîkan beş-on gün te'hîr etmesini birkaç defʿa îrâd eyledikde üç günden ziyâde te'hîr edemiyeceğini beyân eyledi. Bilâhire pek güzel, beş-on gün sabr edeyim, vaʿde hulûlünde senedi istediğim gibi vereceğinize şimdi taʿahhüd edin dedi. Kâfirin gurûru bu derecelerde olduğunu ifhâm ve katʿ-ı kelâm eyledikde Rumeli kazaskeri efendi kelâma mübâderet ve «bu sened Moskovlu'ya verildiği sûretde fî-mâ-baʿd bir âhar teklîfe mübâşeret etmeyeceğine bir âhar devleti kefîl verir mi?» demekle «kefâlet böyle dursun henüz França ve İngilterelü'nün tavassutlarını bile kabûl etmedi» denildikde «yâ sözünde sebât ve adem-î sebâtı neden maʿlûm olmalı deyicek şimdiki hâlde iddiʿâsı böyledir ve bundan sonra bir matlabım yokdur, der ve kendüsü taʿahhüd eder, lâkin sözünde durur mu? durmaz mı? Hakk teʿâlâ bilür» denildi. Baʿdehû efendi-i müşârün-ileyh iʿâde-i kelâm edüp «siz Kaynarca ve Aynalı-kavak ahidlerinde durmadınız, şimdi bize ne vechile iʿtimâd gelebilür senedi size verelim lâkin bize bir kefîl verin» deyû elçiye bir defʿa söylense dediklerinde Müftî-zâde Efendi mukābele edüp «efendi sen ne söylüyorsun, herif üç güne dek yâ sened yahud cevâb der, hattâ işbu perşembe günü cevâba muntazır olacak idi. Bu gün dört gündür sabrına ben taʿaccüb ediyorum» demekle sadrıazam hazretleri ve reisülküttâb efendi «elçi yine sabr etmedi mükâlemenin ertesi salı günü tercümânını gönderüp su'âl ve taʿcîlde (79-b) kusûr etmedi» dediler. Kapudan paşa hazretleri «efendiler, ağalar bu bâbda re'yiniz ne ise durmayup söyleyin» dediklerinde Matbah-ı âmire emîni Penâh Süleyman Efendi kelâma ağâz edüp «işte askerimizin ve hazînemizin hâli kırâ'at olunan evrâkdan maʿlûm ve an-asıl cümlenin dahi mû-be-mû bildiği ahvâldir. Muhsin-zâde merhûmun sadâretinde livâ-i şerîf ve Ordu-yi hümâyûn Şumnu'da iken mahrûse-i Edirne Şumnu'ya bir adım yer iken otuzbir gün mahsûr olduk Edirne'den bir şahıs ve bir kâğıt gelmenin imkânı olmadı ve Edirne ahâlisi imdâdımıza gelmek şöyle dursun kendi başları derdine düşüp Edirne'den firâr esbâbını ihzâra başladılar, o zaman düşman yalnız Moskov idi şimdi ise Nemçe dahi müttehiddir, ikisi dahi kavî düşmanlardır» der iken kapudan paşa hazretleri sözü kesdirüp «düşman iki değildir, üç-dörtdür. Zîrâ Venedik dahi müteheyyidir. Gürcistan meliki dahi Moskovlu'ya tebâʿiyyet eyledi, bu sûretde Anadolu'dan ve Rumeli'den denizden ve karadan hücûma hazır dört düşmanımız vardır» dedi. Süleyman Penâh Efendi yine kelâma başlayup «işte düşmanlar böyle iken ve Devlet-i aliyye'nin zaʿf-ı hâli zâhir iken bunlara cevâb verildiği hâlde adem-i mukāvemet ve sâir gavâil şöyle dursun maʿâz-Allahü teʿâlâ düşmanın birkaç kıtʿa gemisi Karadeniz boğazının hâricine gelüp birkaç top atsa ve İstanbul ahâlisinin zahîresi Karadeniz'e münhasır olmağla zahîremizi katʿ etse İstanbul'un hâli neye müncer olur, böyle vakt-i hazarda zahîre peyâpey gelmekde iken ekmekler siyâh idi, şöyle idi, böyle idi (80-a) İstanbul'lu türlü türlü kīl u kāl ihtirâʿ ediyorlar, ʿıyâzen billâhi teʿâlâ ol vakit gavâil-i seferiyyeyi bırağup İstanbul zahîresini fikr etmeli. Benim bildiğim bunun hayırlusu bu işi sulh ile katʿdır» dedi. Sadrıazam hazretleri tekrâr kelâma ibtidâr ve «benim murâdım sefer olmasun demek ve muhârebeden kaçmak değildir. Bir nefsim var uğur-ı dîn ü devletde fedâ olsun, cihân kimseye bâkī değildir, esbâb mükemmel olsa bir gün durmayup ne olmak ihtimâli var» diyerek hemen mütevekkilen ʿalâllah ebvâb-ı harbi küşâde eder idim, lâkin esbâb mütehammil değil ben şu mesnede geleli bir sene ancak oldu, benden evvel gelenler istihsâl-i esbâb-ı cenge katʿâ mübâşeret etmediler sâir esbâb şöyle dursun ihtiyât içün zehâir-i seferiyye nâmiyle bir dâne zahîre dahi tedârük eylemediler, cümleniz bu meclisdesiz, öyle değil midir? Benim me'mûr olduğum vakitlerde bir habbe zahîre bir mahalle tehyi'e olunmuş mu idi?» deyicek cümle huzzâr tasdîk ve hâl böyle olduğunu takrîr eylediler. Baʿdehu sadrıazam-ı gayret-şiʿâr yine kelâma ibtidâr edüp «me'mûr olduğum günden berü katʿâ boş durmadım, leyl ü nehâr sarf-ı mâ-hasal-ı iktidâr ederek cümlenizin maʿlûmu olan mertebe tedârükât tehyi'e edebildim, hâlâ seraskerler olan mahallere ve sâir ol etrâfa sefer olur mülâhazasiyle Ordu-yı hümâyûn mürûr edecek yerlere vâfir zehâir cemʿ olundu. Ve seraskerler ve başbuğlar maʿiyyetlerine ve iktizâ eden mahallere gönderilmek içün Varna'ya top ve mühimmât gönderildi, hattâ bir mikdârı seraskerlere ve mevâziʿ-i sâireye îsâl olunduğu cümlenin maʿlûmudur. Sadrıazama bârid söz söylenmez demeyüp imkân-ı ʿâdîsi olan tedârükâtda (80-b) kusûr etdim ise bayağı âdem farz edüp söyleyün, bana şöyle söylediler deyû nefsâniyyet icrâsı kaydına düşer isem Allahü teʿâlâ belâmı versün» dediklerinde cümlesi yek-zebân-ı vifâk olarak «sizin katʿâ kusûrunuz olmadığı ve endek müddetde bundan ziyâde himmet ve ikdâm olamadığı zâhirdir» dediklerinde sadrıazam hazretleri iʿâde-i kelâm ve işbu vakitde tedârükâtımız ancak bu rütbeye resîde olup lâkin mukābele-i düşmana kâfi olmadığını cümleye ifhâm üzerime lâzım ve küllî tedârük gördüm» deyû lâf ü güzâf edüp iftihâr etmem doğruca söylerim, bakın görün meclisi buna göre katʿ edin» dediler. Muhâsebe-i evvel Süleyman Feyzi Efendi kelâma bedʿ edüp «siz her şey'i doğruca ve güzelce söylediniz, devletimiz şerîʿat-i mutahharaya merbût olmağla muktezâsını ulemâ efendiler beyân buyursunlar» deyicek Müftî-zâde Efendi ve Tevfik Efendi mukābele birle «muhârebe ve musâlahatın cevâzı ev- velâ Devlet-i aliyye'nin za'f u mikneti ma'lûm olmağa mütevakkıf olup ulemânın bu madde ma'lûmları olmadığını ifâde eylediklerinde sadrıazam hazretleri cevâba mübâşeret ve za'f u miknete dâir husûsât yegân yegân beyân ve bir mübhem şey kalmadığı zâhir ve ayân olup evvelâ hazîne husûsu ki aʿzam-ı esbâb-ı miknetdendir, işte defterdâr efendi, su'âl olunsun" dediklerinde defterdâr efendi "şimdiki hâlde sefer yoğiken Devlet-i aliyye'nin masârifi îrâdına gâlibdir" dedi. Sadrıazam hazretleri yine i'âde-i kelâm edüp "Darbhâne-i âmire'yi derseniz, işte darbhâne emîni (81-a) efendi dahi bundadır, söylesün, darbhânede el-yevm mevcûd olan akçe yedi bin keseye bâliğ olabilir, ol dahi kapudan paşanın ifâdesi üzere yalnız donanma masârifinin ancak nısfına vefâ eder, gelelim asker husûsuna, işte ocaklar ağaları bundadır, henüz şitâ askerini ihrâca me'mûr olanların askere ve arabaya bedel akçe aldıkları ve onüç bin guruş Bender topçularının mevâcibi gönderilmiş iken kal'aya dört bin guruş varup mâʿadâsı ekl olunduğu şimdi okunan kâğıddan münfehim oldu. Asker bedeli el'ân ocak mübâşiri kim ise elbette cezâsı icrâ olunur ve bunlar lûtf-i Hakk ile nizâm bulmaz değil, bulur, lâkin vakte muhtâc, düşmanlarımız ise hudûdlarda hâzırdır" Baʿdehû topcu-başıya hitâb edüp "ağa bu onüç bin guruş noksân, niçün, gidüp küsûrunu kim aldı" deyicek "bu akçe vaktimde gönderilmedi, habîr değilim, tashîh eder hâkipâye ifâde ederim" dedikde yine sadrıazam hazretleri kelâma ibtidâr birle "bunlar ne işlesünler nice müddetden berü zâbıta-i askeriyye fâsid olmuş, bunlar ne şekil buldular ise böylece kullanırlar, nizâmına sa'yleri yok değil gerek yeniçeri ağasının ve gerek sâir ocak ağaları ve zâbitlerinin gayretleri var, lâkin vakte muhtâc bunları mu'âhezenin ne fâidesi var meselâ ocağın niçün böyle ve bu mübâşir hilâf-ı me'mûriyyet harekete nice cesâret etdi deyû yeniçeri ağasını mu'âheze etsem, ağa olalı üç ay oldu ne bilsün ve ne yapsun, darılup azl etsem yerine olacak âdemin hâlini ne bileyim, tecrübeye muhtâc, şimdiki hâlde bunu tecrübe edelim, inşâ-Allahü teʿâlâ sa'y eder, ve illâ bunu azl bir şey değil lâkin (81-b) kable't-tecrübe azlin ma'nâsı ve fâidesi yok, kusûru dâhil buna kıyâs olunur. İşte asker hâli dahi böylecedir, esbâb-ı seferiyyenin biri dahi müdebbir-i asker olacak vüzerâdan aslah mevcûd olup seraskerliğe intihâb eylediğimiz vüzerânın seleflerinin hâlleri cümlenizin ma'lûmlarıdır. Devletin derece-i za'f ve mikneti işbu ta'dâd eylediğimiz esbâb ile zâhir olacak, işte birer birer beyân eyledim. Verilecek cevâb-ı şer'î buna nazaran verilsün" dediler. Baʿdehû ricâl-i Devlet-i aliyye'ye ve ocak ağalarına hitâb edüp "ağalar, efendiler işbu beyân olunan hâlât böyle değil midir? Ziyâde ve noksânı var mıdır? düşmanlarımıza mukābele edecek asker tedârükünün imkânı var ise söy- leyin» buyurduklarında ricâl-i Devlet-i aliyye'den ba'zıları memâlik-i mahrûse-i islâmiyyede asâkir çok, lâkin zabıta ve râbıtaları ve hîn-i iktizâde sebât ve metânetleri olmadığını beyân akabinde nakībü'l-eşrâf efendi yeniçeri ağasına hitāb edüp «ağa ne dersin, asker ihrâc edebilir misin? dediklerinde «sa'y ederim mümkin olabildiği mertebe çıkarırım» demekle yine nakīb efendi mukābele edüp «mümkin olabildiği dediğin düşmanlara vâfî olamaz, bundan kat-ı nazar ihrâc edebileceğin asker mukābele-i a'dâda sâbit-kadem olurlar mı? ve sebât ve metânetlerine müteʿahhid olur musun? dedikde, tela'süme başlayup der-akab cebeci-başı Elhac İsmâîl Ağa kelâma mübâderet edüp «ben seferlerin ekserisinde bulundum, bâ-husûs geçenki seferde her mahallinde ve Şumnu'da beraber idim, sefer gayri şey'e benzemez, ol vakit bir düşmana cevab veremedik (82-a) ben sağdan sağa söylerim, böyle işde sükûtun ma'nâsı yokdur, dîn ü devlete hayırlu olanı söylemelidir, cebehâneden dört ortayı çıkarıncaya değin dünya kadar akçe harc etdim, bizim askerde iş yok, eğip bükmenin ma'nâsı yokdur, hâllerimiz bes-belli hemen musâlahaya karâr ile bu meclisde bunu katʿ buyurun ve illâ mukāvemet mümkin değildir» dedi. Bundan sonra tevkîʿî Çelebi Mehmed Efendi kelâma ağâz edüp «Çıldır vâlisinin tahrîrâtında Moskovlu'nun Gürcistan meliki ile ittihâdı ve müceddeden ol taraflarda araba yolları açdığı ve katı vâfir asker gönderdiği ve hatta müteheyyi-i ceng idükleri tafsîlen muharrer olmağla huzûra takdîm olunmuş idi. Düşmanın ol taraflarda olduğu mahall Ahısha'ya dört sâʿat mesâfedir, maʿâz-Allah ceng kapusu açılmak lâzım gelür ise Çıldır ve Kars ve Erzurum ve bunlar emsâli bilâddan hayır yokdur. Anadolu'dan asker îsâlinin imkânı mefküddur» dedikde birâderi Lâleli Mustafa Efendi dahi mûmâ-ileyhin kelâmını tasdîk ve kavlini îsâl-i rütbe-i tahkīk eyledi. Tersâne-i âmire emîni Sırrı Selîm Efendi dahi sevk-i kelâm edüp «emir buyurduğunuz tertîbâtı kapudan paşa ile bi'l-müzâkere defter edüp takdîm eyledim, masârif ne derecelere müntehî olduğu zâhir olduğundan fazla Bağdâd vâlisi tarafından gelen tahrîrâtda Moskovlu'nun Mâzenderan taraflarından Acem'e el uzatdığı münderic olmağla bu sûretde sefer açmak nice el verebilür. İşte kapudan paşa hazretleri cümleden ziyâde cenge harîs bir vezîr iken ol dahi tecvîz etmiyor» deyicek, kapudan paşa hazretleri (82-b) tasdîk eyleyerek «ben böyle vakitde ceng münâsibdir, diyemem maʿâz-Allahü teʿâlâ sonu fenâ olur, bu bâbda sulhdan gayri Devlet-i aliyye'ye göre hayırlu iş yokdur» dedi. Sadrıazam hazretleri sâir huzzâra hitāb edüp «bu bâbda her birinizin re'yi ne ise söyleyin şimdi sükût edüp sonra hânelerinizde akd-i meclis ile Amr ü Zeyd'e taʿrîz etmeyin, işte şevketlû, kudretlû pâdişâhımızın eʿazz-Allahü ensârehû hazretleri hatt-ı hümâyûnlarında söylen- mek vâcib olan meclisde söylemeyüp sonra nifâk-âmîz kavl ü fi'le cesâret edenlerin hakkından gelirim deyû beyân buyurmuşlar, sözünüz ne ise şimdi bu meclisde beyân edin şimdi bu meclisde söylemeyüp madde ne vechile kat' olunacak ise kat' olundukdan sonra hânesinde ve mecâlis-i uhrâda ta'rîzgûne bir ferdin söz söylediğini istimâ' eyler isem vallahü'l-azîm kebîr ü sagîr demeyüp hâtır ve gönüle bakmayup evlâdım dahi olur ise mazhar-ı cezâ ederim, gözünüzü açıp merâmınız ne ise şimdi ifade edin» dedikde sipâhîler ağası Elhac Selim Ağa cevâba ibtidâr edüp «Moskovlu Kırım'ı şimdi mi zabt etti? on seneden berü zabtındadır. Hânın ismi var idi, şimdi on seneden berü zabtında olan yerden Moskovlu'ya çık diyebilir miyiz? ve desek çıkar mı? ve bu hâl ile mukavemet mümkin mi? sefer açılsa iyâzen-billâhi te'âlâ rusvaylıkdan gayri neyi müfîd olur, bu bâbda musâlahadan ahsen-i sûret mi olur?» dedi. Sadrıazam hazretleri semâhatlû şeyhülislâm efendi hazretlerine teveccüh edüp «de'âvî-i şer'iyyede müdde'i lâzım olduğu gibi istiftâda dahi müdde'i lâzımdır, ve hakīkat-i da'vâ (83-a) müsteftîye takrîr olunmaludur ki fetvâya muvâfık ola -fetvâyı anladışa göre verirler- ta'bîri meşhûr meseldir, işte tefâsîl-i hâl sûret-i da'vâda takrîr olundu. Cenâbınız ve sâir ulemâ efendiler cevâb-ı şer'îsini beyân buyurun dediler». Semâhatlû şeyhülislâm efendi hazretleri ve nakībü'l-eşrâf efendi, Müftî-zâde Efendi ile beynlerinde ba'de'l-müzâkere Müftî-zâde Efendi cevâba tasaddî edüp «çünki maddenin cevâb-ı şer'îsini taleb ve devletin a'zâmını beyân eylediniz, şerî'at-i mutahharanın iktizâsı şerreynin ictimâ'ında ehvenini ihtiyâr vâcibdir. Meselâ bir mü'min namaz kılacak olsa esvâbı münecces olup gayri esvâbı olmasa, üryânen kılmak yahud ol münecces esvâb ile kılmak şıklarından kangısı lâzım gelür. Lâ-mehâle üryân kılmayup, münecces esvâb ile kılmak lâzım gelür, bu mes'ele ma'lûmunuzdur. Bu bâbda dahi sefer vukū'unun şerri sulh şerrine gâlib olduğu hâlde ehven olan sulhü ihtiyâr lâzım gelür» demekle defterdâr efendi kelâma ibtidâr edüp «sefer vukū'unda derkâr olan mehâzir ta'dâd olundu, ve her husûs cümlenin ma'lûmu oldu. Sefer olunmayup Moskovlu'ya sened verildiği hâlde devlete ve hazîneye mahzûru nedir, ol dahi beyân buyurulsun ve cümlenin ma'lûmu olsun» dedikde efendi-i mûmâ-ileyh ba'îdce bulunup kelâmını gereği gibi fehm kābil olmadığından kıbel-i sadâret-penâhîden «efendi söylediğin nedir» denildikde «kethüdâ bey-efendi kulunuz şöyle söyler» deyü kelâmını i'âde ve ifade etmekle, sadrıazam hazretleri ve huzzârdan ba'zıları mukābele edüp «Moskov'un Kırım'ı zabt etmesi ahid-nâmeye mugāyirdir. Bundan başka (83-b) Kırım ve Taman ve Kuban'da bu kadar müslimîn vardır. Sened verildiği hâlde kâfirin hilâf-ı ahd hareketini bu kadar müslimînin ra'iyyetini kabul etmiş oluruz, zâhir-i hâlde işte bu mahzûr var. Mâʿadâ ne makūle mahzûrât olduğunu ve olacağını Allah bilir» dediler. Rum-eli kazaskeri efendi kelâma âğâz edüp «şu kadar var ki Karadeniz Moskovlu'nun elinde olacak ve belki bir mikdâr zâhireden sıklet çekilecek, lâkin Kırım serbest iken Karadeniz Moskovlu'nun elinde idi. İnşâ-Allahu teʿâlâ ol-sıklet dahi çekilmez» demekle kethüdâ bey kelâma âğâz edüp «şimdiki hâlde meclis neyi müntic olduğunu cümlemiz dahi bilemedik lâkin eğer ittifâk-ı ârâ ile Moskovlu'ya istediği gibi sened verilmesi karâr-gîr olur ise sened verilmesi ile maslahat tekmîli mülâhaza olunmayup, teksîr-i hazîne ve tanzîm-i asker ve takviye-i serhaddât ve tedârükât-ı külliye-i seferiyyeye leyl ü nehâr ikdâm olunmak vâcibdir. Zîrâ bizi aʿdâ tedürüksüz ve devleti kuvvetsiz ve askerimizi râbıtasız gördükce, bundan sonra dahi nice nice teklîfâta mübâşeret ederler, cümlemiz saʿy etmeliyüz, ola ki aʿdâmıza mukāvemet edebilecek miknet istihsâl edelim, sened verilmesi karârında bu kaziyye meşrût olmaludur, ve bunu sulh-i müebbed zann etmelü değildir» dediler. Şeyhülislâm efendi hazretleri «acaba şu Moskovlu ile bir mütâreke tanzîmi kābil değil midir?» dediklerinde, müddeʿâsının verâsı olmayup matlûbu olan senedin iʿtâsı ve cevâb-ı redd verilmesi şıklarından gayri şık kabul etmeyeceği beyân olunmak esnâsında sadrıazam hazretleri «buyurduğunuz mütâreke maʿnen olmaludur. Meselâ şimdi cümlenin ittifâkı sened verilmekde karâr eyler ise (84-a) sened verildikden sonra şimdi söylendiği gibi tedârükâtımıza bakılup kâffe-i esbâb-ı seferiyye mükemmelen müheyyâ oldukdan sonra sefer îkāʿ olundukda, şimdilik verilen sened mütâreke sûretinde olmuş olur. Böyle olmayup Moskovlu'ya mütâreke teklîf olunsa ahid-nâmeler yalnız Kırım maddesinden ibâret olmamağla şerâit-i sâire dahi muvakkat olmak lâzım gelür» dediler. Rumeli kazaskeri efendi «şu matlûb olan sened bir dahi krâʾat olunsun» demeleriyle mükerreren krâʾat olunur iken sûret-i senedin [bir] fıkrası Kuban nehrinin berü tarafı olan Soğucak ve sâir ol havâli Devlet-i aliyye yedinde kalmak maddesini mübeyyin olduğundan efendi-i mûmâ-ileyh anlamayup «bu ne demekdir» deyu suʾâl edicek sadrıazam hazretleri «bu mahaller hâlâ Devlet-i aliyye'nin tasarrufundadır, lâkin bunun mebnâ-aleyhi vardır. Kethüdâ bey bilür söylesün» deyicek kethüdâ bey tafsîl-i hâle mübâderet edüp «çünki Kaynarca müsâlahasında kavm-i tatar serbest olmak üzere mastûrdur. Şâhin Giray'ın hanlığı istikrârını hâvî Âtıf-zâde Ömer Efendi merhûmun riyâsetinde gelen mahzarcılarda kapu halkından İsmâil Ağa nâmında Şâhin Giray'ın bir âdemi var idi. Mahzarcıları istintak içün kulunuzu göndermeleriyle esnâ-yı musâhebetde mezbûr İsmâil ve bir defʿa dahi Moskov elçisi sâbık Stakiyef Kırım hânları mecmûʿ kalpak iktisâ eden tavâifin hanlarıdır. Bu sûretde Kuban'nın berü geçesinde olan Abaza ve Çerâkise ve sâir bi'l-cümle tavâife Kırım hânının hükmü cârî olmak ve bu sûretde tavâif-i mezkûrenin sâkin oldukları Soğucak ve sâir arâzi serbestiyete ve hânın havme-i hükûmetine dâhil olmağla bu mahaller hân tarafından zabt (84-b) olunup, Devlet-i aliyye'nin müdâhalesi iktizâ etmez» daʿvâsını etdiler. Baʿdehu bu husûs taharrî olunarak Râşid Târîhi'nde bulunmağla şöyle ki bir vakitde Abaza tâifesinin şakāvet ve tuğyânlarından ve berü taraflarda vâkiʿ memâlik sekenesine taʿaddîlerinden şikâyet olunmuş ol vakit bunların taʿaddîleri defʿi, Kırım hânı bulunan Hacı Giray Hân'a Devlet-i aliyye tarafından tahrîr olundukda hân-ı müşârün-ileyh Kuban'ın Anadolu geçesi bizim hükûmetimize dâhil olmayup, Devlet-i aliyye'nin bilâd-ı sâiresi gibidir. Ahâlisinin defʿ-i taʿaddî ve te'dîbleri Devlet-i aliyye cânibinden olmak iktizâ eder deyû tahrîr etmiş, bu keyfiyyet târîh-i mezbûrda böylece bulunduğundan merkümlara beyân ile ilzâm olunmuşlar idi. Şimdi mahall-i mezbûre Devlet-i aliyye tasarrufunda kalsun deyû sened-i mezkûrda tezkîr etmeleri bu illete mebnîdir. Ve el-hâletü-hâzihi mevâziʿ-i merkūme Devlet-i aliyye tarafındadır dedi. Bâlâda mastûr mübâhesât ile meclis uzayup, madde netîce bulmayup, sadrıazam hazretleri ve nakībü'l-eşrâf efendi tekrâr huzzâra hitâb ve «efendiler, ağalar söyleyin, sened mi verilsün? ceng mi olunsun? sükût câiz değildir, makālâtıyla şimdi sükût edüp sonra taʿrîz edenler haklarında bâlâda mastûr vaʿîdâtı tekrâr edüp Süleyman Feyzi Efendi'ye teveccüh ve «efendi ne dersin» deyicek Süleyman Feyzi Efendi cevâba ibtidâr edüp «işte deminden güzel söylendi, muktezâ-yı hâli şerîʿat-i garrâya tevfîk ile ulemâ efendiler cevâb versünler» deyicek, ulemâ efendiler bir-biri beynlerinde biraz dahi söyleşdiler. Bi'l-âhire şeyhülislâm efendi hazretleri fetvâ emîni efendiye hitâb edüp «ne dersin» deyicek fetvâ emîni efendi (85-a) «Devlet-i aliyye'nin zaʿfı ve esbâb-ı seferiyyenin derecesi böyle olduğu takdîrde şerʿan müsâlaha tecvîz olunur» dedi. Müftî-zâde Efendi dahi emîn-i mûmâ-ileyhi tasdîk ve «benim dediğim mes'ele dahi böyle değil midir?» deyicek ol dahi «böyledir ve bu takdîrde müsâlaha mücevvezdir» dedi. Sadrıazam hazretleri ve şeyhülislâm efendi hazretleri bi'l-ittifâk ricâl-i devlet ve ocaklunun cümlesine hitâb ve ekserîsine münferiden münferidâ su'âl ederek «ne dersiz, cümleniz sened-i mezkûrun Moskovlu'ya verilmesine râzılar mısız?» dediklerinde, kapudan paşa ve Mustafa Paşa ve ulemâ efendiler ve yeniçeri ağası ve ocağı ağaları ve ricâl-i Devlet-i aliyye'nin cümlesi ve sipâh ve silâhdâr ağaları başka başka «râzılarız» dediler. Hitâb-ı mezkûr tekrâr olunup «doğruca söyleyin sonra şöyle ve böyle dimen» denmekle huzzârın cümlesi bi'l-ittifâk «böylece münâsibdir, sonra diyecek söz yokdur, söz budur» dediler Lâleli Mustafa Efendi bu suâl ve cevâbdan sonra söze başlayup «işte bu madde cümle ittifâkıyla böylece karâr kıldı. Sened-i mezkûr i'tâ olunacağı meclisde Moskovlu'nun Gürcistan taraflarına yollar açdığı ve asker gönderdiği münâsib olmamak ve ol iddiʿâdan fâriğ olmak hususları elçiye îrâd ile şu madde defʿ olunsa güzel olur idi» deyicek «pek güzel, bir kerre îrâd olunsun kabûl eder ise, vâkıʿâ güzel olur» denilüp sened verilmesine karâr verildi. Baʿdehû sadrıaʿzam hazretleri cümleye hitâb edüp «işte cümle ittifâkıyla Moskovlu'ya sened-i mezkûr verilecek oldu, lâkin (85-b) bu gün yarın verilir, on gün sonra verilir, her ne vakit verilir ise verilir ol vakte dek şu meclisi şu odadan taşra mahalde her kim tefevvüh eder ise hakkında kazâsı derkârdır. Zîrâ şimdiye dek vâkiʿ olan mecâlisi ertesi günü gavurlardan istimâʿ ediyoruz, bu lâyık değildir» deyicek cümlesi tefevvüh etmemeğe taʿahhüd eylediler. Hattâ topcu-başı ağa «bu meclisi gayri mahalde lisânına alanı Allah kahr eylesün» deyü inkisâr, baʿdehû fâtihâ denilüp teberrüken huzzârın cümlesi fâtiha-i şerîfe kırâatine ibtidâr edüp meclise hitâm verildi. Cenâb-ı Hakk Resûl-i Kibriyâ aleyhi ezke't-tehâyâ hürmetine veliyy-i niʿmetimiz olan Devlet-i aliyye'ye karîben miknet ve kuvvet ihsân edüp kâffe-i aʿdâsından ahz-i sâr ve intikāma muvaffak eyleye, âmîn. Tezyîl: Maʿlûm ola ki esbâb-ı muhâfaza-i memâlik ü enhâ ve levâzım-ı muhârese-i bilâd ü ercâ ittifâk-ı ukalâ-yi kâr-azmâ ile hazâin ve asâkir ve zehâire inhisâr-ı küllî ile münhasır ve işbu mevâdd-ı selâsenin birine noksân terayân eyler ise mahtûbe-i ibretü'l-vusûl merâm ve re'y-i tutuk-ı ihticâbda müstetir olacağı umûr-ı bedîhiyyeden olup binâen-aleyh bundan akdem zuhûr eden seferin imtidâdı hasebiyle usûl-i zevâbıt-ı mülkiyyeye halel-i küllî ârız olup akîb-i seferde ihmâl-i vükelâ-yi devlet ile bu mehâmm-ı lâzımetü'l-ihtimâmın te'diye ve tanzîmine adem-i takayyüd ve ikdâm ve hazînenin kılleti ve mühimmât-ı seferiyyenin adem-i kifâyeti ve ale'l-husûs asâkirin cübn ü rehâveti aʿdâ-yi dîne gün be-gün vesîle-i husûl-i garaz ve merâm olmağla maʿlûm olan hâlât-ı müdhişe vukūʿu ve dâiren mâ-dâr havâli-i memâlik-i Devlet-i aliyye (86-a) husemâ taraflarından ihâta olunarak ednâ bahâneye mutarassıd oldukları dahi şuyûʿ bulup bu mülâbese ile cism-i gayr-i mahfûz-ı mülke maraz-ı âkile isâbet etmekle derhal tedbîr-i dil-pezîr ile izâlesine takayyüd olunmadığı takdîrde cemîʿ-i aʿzâya sirâyet ve maʿâz-Allah telef-i nefs-i mülke mûcib ve illet olmak hâletleri gelüp görünüp sâir aʿzânın selâmeti içün bir uzvun katʿı bi-hasebi'l-kānûn iktizâ eylediğine nazaran el-hâletü-hâzihi mesâğ-ı şerîʿat-ı garrâ ve ittifâk-ı ârâ ile nizâm-gîr-i karâr olan keyfiyyet mizâc-ı vakte nisbetle ihtiyâr-ı ehven-i şerreyn kabîlinden olup zât-ı mülke isâbet eden aʿrâz-ı fâsidenin derk ü fehminden kāsır baʿzı sâde-dilân ekâbirin iʿtirâz sevdâsiyle bu hâletin kabûlüne zarûret mess etdi deyü leb-cünbân-ı hezeyân oldukları dahl-i gayr-i müveccehleri bu vechile redd olunur ki mümehhid-i usûl-i tarîk-i müstakîm ve şeref-yâb-ı hitâb-ı "İnneke le-ʿalâ hulukın ʿazîm" olan Fahr-i kâinât aleyhi efdalü't-tahiyyât hazretlerine sulh-i Hudeybiyede sanâdîd-i Kureyş serd-i şurût-ı sahîfe ile îrâd-ı envâʿ-ı tekâlîf-i ʿanîfe eylediklerinden gayri mehâsin-i şerîfelerine Urve bin Mesʿûdi's-Sakafî muhâlif-i tavr-ı edeb dest-i taʿarruzu itâle ve nüvişte-i kilk-i Hazret-i Ali olan sulh-nâmeden felev kelime-i tayyibeyi tağyîr ve izâle ve baʿde's-sulh Medîne-i münevvere'ye avdet-i hümâyûnları vukūʿunda Utbe bin Üseyyid'in târîk-hâne-i derûnu envâr-ı hidâyet ile fürûzân ve çirk-i şirk ile pür-jeng olan mir'ât-i kalbi şeref-i islâm ile mücellâ (86b) ve tâbân olup Mekke'den Medîne'ye hicret akabinde cânib-i Kureyş'den reddiyçün vârid olanlara merkūm teslîm ve li-maslahatin bu kâr-ı düşvâr ihtiyâr olunduğu tefhîm buyurulup yevmü'l-âhir ebede dahi tâife-i Kureyş ile rabt-ı vesîka-i ittihâd eden Gatafân ve Fezâre kabîlelerinin tefrîk-i şeml-i cemʿiyyetleri zımnında hâric-i Medîne-i münevvere'de olan nahîlin sülüsünü kabîleteyn-i mezkûreteyne beher sâl ber-vech-i maktūʿ iʿtâ ve îsâl sûretlerine rızâ-dâde olmalariyle maʿa'l-kıyâs Devlet-i aliyye'nin bu defʿa bi'z-zarûre ihtiyâr eylediği keyfiyyet mebnî-ʿale'l-esâs olduğu fenn-i siyer mütetebbiʿlerine azher mine'ş-şems ve ebyen mine'l-emsdir. Bu keyfiyyâtın vukūʿu ashâb-ı kirâmın min-haysi'l-aded kılleti ve hıtta-i islâmiyyenin adem-i vüsʿati zamânına müsâdefe etmekden nâşî ihtiyârı zarûrî idi deyu tekrâr daʿvâda ısrâr ederler ise cemʿiyyet-i Kureyş dahi mütekessirü'l-aʿdâd olmayup hîn-i istinfârda maʿa-mülhakātihim ancak on bine müntehî ve tesettüt-i cemʿiyyetleri sell-i seyf-i şerîʿat olunmaksızın ednâ teveccüh-i hazret-i risâlet-penâhîyle muzmahill olmak bedîhî ve ale'l-husûs taraf-ı muvahhidînde cihâr-güzîn ve eyyâm-ı câhiliyetde her biri bin nefere muʿâdil nice ebtâl-i müslimîn hâzır iken ol-vechile sulha meyl ü rükûn nakş-ı zamîr-i feyz-i tahmîrleri olan ʿilm-i mâ-kân ve mâ-yekûn iktizâsiyle ümmet-i merhûmesine ancak taʿlîm-i maslahat-ı hayriyye olduğu vâreste-i kuyûd-ı zunûndur. (87a)
Attribution
Citation:
"Sûret-i Hatt-ı Hümâyûn", Ottoman Text Corpus, Merve Tekgürler, https://mervetekgurler.github.io/ottoman_text_corpus_website/items/ave1782_048.html
Item Details
Title:
Sûret-i Hatt-ı Hümâyûn
Creator:
Ahmed Vâsıf Efendi
Date Created:
1198
Source:
Mücteba İlgürel
Format:
text/plain
Language:
ota