BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM [M1 2] Dürûd-i nâ-maʿdûd ve şükr-i müteʿâkibü'l-vürûd maʿbûdi bi'l-Hakk olan vâcibü'l-vücûd hazretlerine sezâdır ki, ahvâl-i ümem-i mâzıyye ve etvâr-ı milel-i bâliyyeyi mahall-i ʿibret-i uli'l-ebsâr ve sebeb-i intibâh-ı sunûf-i ahyâr eyleyüp, mâzîden hâle intikāl ile sevâlif-i evzâʿ-i nâsa istidlâl istiʿdâdını efrâd-ı ʿibâdına iʿtâ ve iczâl ile mücerreb-i mecârî-yi ahvâl-i rûzgâr ve dânende-i surûf-i kāsimetü'z-zuhûr-i edvâr eyledi. Ve ekmel-i salât ve ecmel-i tahiyyât tuhfe-i ravza-i eşref-i mevcûdât kılınur ki, siyer-i bedîʿu'l-eserine sülûk ü iktifâ bâʿis-i husûl-i fevz dü-serâ ve vesîle-i tehzîb-i ahlâk u secâyâdır. Ve âl ü ashâb ve ʿitret ü ahbâbına ihdây-ı tefârîk-ı rızâ kılınur ki, cümlesi rehnümây-ı câdde-i savâb ve yeke-tâz-ı mizmâr-ı faslu'l-hitâb olmuşlardır.
Emmâ baʿd maʿlûm ola ki, Kur'ân-ı ʿazîmü'ş-şân ve ehâdîs-i fahr-i dü-cihândan sonra fenn-i celîl-i târîh, elezz ü etyab-ı ʿulûm ve eşref ü eʿazz-i fünûn olup, şu sebeble ki siyer ve âsâr-ı enbiyây-ı ʿizâmı câmiʿ ve kısas-ı evliyâ ve mülûkü ihtivâ ile mübeyyin-i sevâbik-ı vekāyiʿ olduğundan gayri, nazım:
İzâ mâ tâleʿa't-târîha şahsun
Ra'e'd-dünyâ ve ebsara külle cîylin
mefhûmu üzere nazardan gā’ib niçe havâdis ü menâkıb, dâhil-i zarf-ı ıttılâʿ ve garâ'ib-i ahbâr-i cevânib kûşe-gîr-i dehlîz-i semâʿ olup, ahvâl-i selefe ʿilme'l-yakīn derecesinde vüsûl ve etvâr-ı mahlûkāt-ı arzın ve semâvâta vukūf ile ihtibâr-ı ittiʿâz mekāsıdı ancak bu fenn-i ʿazîzü'l-menâl sebebi ile husûl bulup, ʿukūl-i kāsıra erbâbını ʿakl-ı bi'l-meleke mertebesine [M1 3] îsâl ve re'y-i sakīm ashâbını rüsûh-i imtihân ve tecribe ile müstakīmü'l-bâl eylediğine binâ'en bu fâyide-i ʿâmmeden havâss-ı nâsı mahrûm, revâdâşte-i mülûk-i ʿArab ve Rûm olmayup, devletlerinde inkılâbât devr-i zemân ile vukūʿyâfte olan keyfiyyâtı refte refte zabt ü tedvîn içün ashâb-ı liyâkatden birer ehl-i hüneri tahsîs ü taʿyîn eyleyüp, mahsûl-i vakitleri halefden selefe yâdigâr ve selefden halefe reh-âverd-i iʿtibâr olur idi. Devlet-i ʿaliyye-i ebediyyü'l-istimrârda dahi bu fenn-i celîle kemâl mertebe iʿtibâr olunup, her ʿasırda vukūʿât-ı dîvâniyye ve ʿavârızât-ı mülkiyye sebt-i sehâyif-i eyyâm ve nakş-i cerâyid-i şühûr u aʿvâm kılınup, mess-i hâcet ile merciʿ-i erkân-ı saltanat ve düstûru'l-ʿamel-i evliyây-ı devlet olmuş idi. Vaktâ ki nevbet-i hilâfet ve serîr-i saltanat Şehriyâr Keyûmers-sîret nâhîd-talʿat Behrâm-savlet dîhim-
fürûz-i çemen-suffa-i cihân-bânî, pâ-nihâde-i sadr-ı eyvân sâhib-kırânı, vâris-i mülk-i Süleymânî Ferîdûn-ferr ve İskender-i sânî râfiʿ-i menâr-ı şerîʿat-ı mutahhara dâfiʿ-i hurûş-i cüyûş-i kefere, sultân-ı selâtînü'l-âfak, sâhibü's-saltanati bi'l-istihkāk hâ'izü'l-me'âsiri'l-melikiyyeti ve'l-melekiyyeti ellezî ez'anet li-evâmirihi ve nevâhîhi'l-harekâti'l-felekiyye a'nî bihî es-Sultân el-Gāzî Selîm Hân bin es-Sultân el-Gāzî Mustafa Hân bin es-Sultân el-Gāzî Ahmed Hân sebbetallâhü deʿâ'ime devlitihi mâ-kerre'l-cedîdân ve kahhere aʿdâ'ed-dîn bi-kerrihi ve savletihî mâ-teʿâkabe'l-melevân hazretlerine saʿâdet ve ikbâl ile teveccüh ʿumûm-i nâs kudûm-i meyâmin-lüzûm-i şâhâneleriyle kesb-i tenaʿum ü tereffüh eyledi. Kâffe-i umûr-i Devlet-i ʿaliyyelerine kemâ hüve'l-merâm nizâm verdikleri gibi, bu fenn-i şerîfi dahi iltizâm ve ʿasr-ı bâhiru'n-nasrlarında ser-zede-i vukūʿ olan ahvâl ve âsârı zabt etdirmekle ihyâ-yı sünen-i âbâ vü ecdâd-ı ʿizâm buyurduklarından fazla darb-ı nevbet-i Hâkānî ve tulûʿ-i bedr-i Devlet-i ʿOsmânî'den bin yüz altmış altı târihlerine gelince vukūʿât-ı saltanat-ı seniyye biribirine muttasıl ve dest-yârî-yi san'at-ı tabʿ u temsil ile resîde-i eyâdî-yi şerîf ve hâmil olup, seksen üç târihine gelince on yedi senelik vekāyiʿ telef ü zâyiʿ olacak derecelere vâsıl olmağla derdest olan âsâr-ı eslâfdan havâdis-i mezkûre ahsen-i nesak üzere cemʿ ve inşâ'allahü teâlâ vaktiyle temsîl ve tabʿ olunmak, pîrâmen-güzâr-ı tabʿ meʿâlî-nebʿ-i Mülûkâne olup, bu hidmet-i seniyyenin ru'yeti, Devlet-i ʿaliyye-i ebediyyü'l-istimrârlarında hâlâ Vakʿanüvîs ve mübeyyin-i ahvâle her mer'ûs ve re'îs olan Tevkīʿi-yi sâbık Ahmed Vâsıf kullarına emr ü tenbîh ve sebk-ı irâde-i menâyih-ifâde-i Tâcdârî'leriyle kadr-i kemterânem terfîʿ ve tenvîh buyurulmağla nutk-bahş-ı [M1 4]
nevʿ-i beşer ve zînet-dih-i dü mühre-i şems ü kamer olan hazret-i kādiyü'l-hâceti ve'l-vatardan istiʿâne vü istimdâd ve maksûda şurûʿ ile ihtiyâr-ı meslek-i iktisâd olundu.
Vekāyiʿ-nüvîs ve Teşrîfâtî iken müctâz-ı râh-ı Hicâz olan ʿİzzî Süleyman Efendi'nin târîhini tezyîl eden Hâkim es-Seyyid Mehmed Efendi hüner ü kemâl ile me'lûf ve ittılâʿ-ı ʿulûm ile maʿrûf iken fenn-i inşâda râcil belki aʿyâ min bakıl olup, maʿamâfih zabt etdiği vekāyiʿ dahi ʿazl ü nasb-ı dîvânîden ʿibâret ve seyyâh târîhi sâhibi Evliyâ Çelebi gibi kezzâbdan rivâyet ile baʿzı ekāsîs ve esbâb-ı vukūʿâtı terk u ihmâl ile muktezayât-ı vakt ü hâli hikâyetden kinâyet olup, mevzûʿ-i fenn-i târîh olan sıhhat-i nakl-i fevâyidden hâlî ve ʿibârât-ı rekîkesi ashâb-ı mütâlaʿanın bâʿis-i seâmet ü melâli olup, bu mülâbese ile târîhinin sinîn ve şühûruna medd-i târ-ı nazar ve tahrîr etdiği vekāyiʿ müceddeden kaleme alınup, şâyân-ı nigâh-ı erbâb-ı istidlâl ü nazar kılındığından gayri, târîh-i mezkûrun mutazammın olduğu keyfiyyât ʿahd-i karîbde vukūʿ bulduğundan, yâd-dâşt olan ahbâr ve erbâb-ı vukūfdan ahz ve telakkī kılınan âsâr izâfe vü ilhâk olunarak mecelle-i mezkûr tevsîʿ ve Hâkim'den sonra tahrîr-i vekāyiʿa me'mûr olan Çeşmî-zâde ve Mûsâ-zâde ve Kudâtdan Behcetî Hasan Efendi'nin zabt etdikleri vukūʿât dahi baʿde't-tenkîh zamm ü ilsâk olunup, baʿde't-tetmîm hâki ʿatebe-i hazret-i Şehriyârî'ye ʿarz ü takdîm olunup, nazar-ı istihsâna şâyân ve bu mukābelede bu ʿAbd-i kemterlerin mazhar-ı ihsân-ı bî-pâyân buyurdular. Cenâb-ı Rabb-ı müsteʿân sebeb-i emn ü emân olan zât-ı hümâyûnların ilâ inkırâzi'z-zemân zîb-i serîr-i
bekā ve zindegânî ve sâkinân-ı rubʿ-meskûnu ʿale'l-ʿumûm gerden-dâde-i tavk-ı emr ü fermânî eyleye, âmîn.
Çünkü târîhden garaz neşr-i fevâ'id ve tayy-ı zevâ'id ve tahrîr-i ehemm ve terk-i mâ-lâ yelzem olduğu müsellemdir. Maksada şurûʿdan mukaddem temeddün ve ictimâʿ ve lüzûm-ı saltanat keyfiyyetlerini şâmil bir mukaddime serd ü beyân ve bu kitâba serlevha vü ʿunvân kılındı.
Maʿlûm ola ki, nevʿ-i insâna ictimâʿ ve temeddün-i zarûrîdir. Hükemâ, insân medeniyyün bi't-tabʿ derler ve bu ictimâʿ-ı insâniyyeyi murâd ederler ve bu ictimâʿ ve iʿtilâf olmaksızın nevʿ-i insanın hayât ü meʿâşı müteʿassirdir derler ve ıstılahlarında medîne ve memleket ve ʿimâret bu ictimâʿdan ʿibâretdir ve bu maʿnânın beyânı budur ki, Hak sübhânehû ve teʿâlâ hazretleri nevʿ-i insânı halk edüp, bir sûret ve keyfiyyet üzere terkîb etmişdir ki hayat ve bekāsı gıdasız olmaz ve fıtrat-ı asliyye ile ol gıdayı iltimâsa hidâyet edüp, tahsîline kudret verdi. Ammâ nevʿ-i beşerden şahs-ı vâhid ol gıdadan muhtâç olduğu kadar şey'in tahsîline [M1 5] yalnız kādir değildir. Ekall-i mâ-yümkin bir günlük gıdasına lazım olan nân ve gayr-i şey'in husûlüne katʿî çok sınâʿât ve muʿâlecât ister. Pes iktizâ etdi ki ebnây-ı cinsinden cemʿ-i kesîr müctemiʿ olup, kendülere ve gayrîlere kifâyet kadarı ve dahi ziyâde kuvvet tahsîli içün birbirlerine muʿâvenet edeler. Tahsîl-i kuvvetde teʿâvüne muhtâç oldukları gibi libâs ve mesken ve levâzım-ı sâ'irede ve nefislerinden hayvânât-ı sâ'irenin zarar ve ʿudvânın defʿ etmek hususunda dahi ebnây-ı cinsiyle ictimâʿ ve istiʿânete muhtaçlardır. İctimâʿ ve teʿâvün husûlünde gıda ve libâs ve mesken ve hifz-ı vücûd içün âlât ve esliha husûle gelüp, nevʿ-i insanın hifz u bekāsına teʿalluk eden hikmet-i kâmile-i Rabbâniyye temâm olmuş olur. Bu tafsîlden fehm olundu ki bu ictimâʿ ve temeddün nevʿ-i insana zarûrîdir. Böyle olmasa vücûd-i insânî kemâle ermeyüp, cenâb-ı Rabbü'l-ʿâlemîn ʿâlemi taʿmîr ve benî ʿâdemi istihlâf eylemek maʿnâsı ʿalâ vechi'l-kemâl zuhûra gelmez idi. Kaçan ki bu temeddün ve ictimâʿ takrîr etdiğimiz vech üzere nevʿ-i beşere hâsıl olup, ʿimâret-i ʿâlem ve cemʿiyyet-i benî ʿâdem husûle geldi. Yalnız ictimâʿ ve temeddün dahi mutlakā fesâdı râfiʿ ve salâhı müştemil olamaz. Zîrâ tabâyiʿ-i hayevâniyyede zulm ü ʿudvân merkûz ve biribirine cevr ü teʿaddî eylemek fi'l-asl cibillet-i nüfûsda mermûzdur. Hayvânât-ı ʿucme ve behâyim defʿiyçün îcâd ve ittihâz olunan esliha ve âlât nevʿ-i beşerden olan ebnây-ı cinsin ʿudvânı müdâfaʿasına kifâyet etmez. Zîrâ ol âlât cümlesinde bulunmak
mümkin değildir. Pes silâh ve âlâtdan gayri bir kuvvet ile zabt ü müdâfaʿa olunmak iktizâ etti. Bundan mâʿadâ tabâyiʿ-i nâs muhtelif ve eşhâs-ı insâniyyenin hevâ-yı nefisleri biribirlerine mugāyir ve gayr-i mü'telifdir. Her şahsın bir gûne matlûbu ve murâd ü maksûdu olup, nefis murâd ve maksûdunu her ne tarîk ile olursa olsun almak ister. Husûsan nüfûs-i ʿavâm ki gayr-i mühezzeb ve emmâretün bi's-sûʿdur. Pes bir nesne iki kimsenin murâdı olıcak arada tenâzüʿ ve tezâhum olup, lâ-cerem fitne vü kıtâl ve ceng ü cidâl vukūʿuyla eşhâs-ı insâniyye biribirini ifnâ vü ihlâk iktizâ edüp, bir şahıs tahsîl etdiği şey' el-Hükmü li-men galebe mazmûnu üzere âhar kimse gasb ü selb edüp, nizâm-ı ictimâʿ nâ-mümkün ve müteʿassir olsa gerek. Pes bir tedbîr lâzım oldu ki, hem efrâd-ı insânı müctemiʿ ve mütemeddin ve hem ol fesâdât ve mahzûrât eshel ve cehele mündefiʿ u mürtefiʿ ola ve her şahsa mekāsıd-ı şehevâniyye ve metâlib-i lâzimesini tahsîl içün bir nesk-i muntazam ve kāʿide-i muttaride kurulup, metâlibde kimse kahr u galebe ile âharı mâniʿ olmayup, kendüsü [M1 6] müstahak olduğu murâdât ve lezzâtına kāniʿ ola ve bu siyâset-i ʿuzmâ ve saltanat-ı kübrâdır ki, bununla ictimâʿ mümkün ve fesâd mündefiʿ olur ve bu siyâset hâsıl olmaz illâ iki şeyle; biri Şerîʿat-ı İlâhiyyedir ki, evâmir ü nevâhî ve zevâcir ü hudûd ve ahkâm ü siyâseti müştemildir ve lâ-büddür ki bu şerîʿatin vâzıʿı ve sâhibi sâ'ir efrâd-ı insâniyyeden vahy ü ilhâmla ve kurb-i mele'-i aʿlâ ile efdal ve mümtâz ola. Zîrâ kâffe-i enâm ve havâss ü ʿavâm herkesin vazʿ etdiği ahkâm ve siyâsâta itâʿat ü inkıyâd ve emr etdiğine icâbet ü imtisâl etmezler ve mâdem ki vâzıʿ-ı şerʿ olan zât-ı ekmel ol şerîʿati vahy ü ilhâm ile Rabbü'l-enâm tarafından teblîğ etmeye ve kabûl etmeyenleri ʿukūbât ve âlâm ile tahzîr ü tehdîd ve daʿvâsını muʿcizât-ı bâhirât ve havârik-ı ʿâdât ile tasdîk u te'yîd eylemeye. Kaçan ki şerîʿat-ı Rabbâniyye bu şurût ile temhîd oluna. Cümle benî Âdem tavʿan ev kerhen inkıyâd ederler ve biri dahi hâkim-i mâniʿdir. Ve o kimsedir ki te'yîd-i İlâhiyye ile mümtâz ve tevfîk-i nâ-mütenâhî ile ser-efrâz ola hem nazm-ı mesâlih-i bilâd ve hem tekmîl-i nüfûs-i ʿibâd etmeğe kādir ola. Bu şahsa hükemâ, hâkim ʿale'l-ıtlâk ve ahkâmına sınâʿat-ı mülk ü saltanat derler.
Amma baʿdü: Ve mütee'hirîn ona halîfe ve fiʿline hilâfet derler.
Ve Eflâtûn ona müdebbir-i ʿâlem der ve sâdât-ı sûfiyye ona kutb-i ʿâlem ve insân-ı kâmil derler.
Ve mustalah-ı devletde ona padişâh ve şehinşâh ve sınâʿatına saltanat ve kānûn ve hükûmet derler.
Ve mevzûʿ-i aslîsi üzere bu vücûdun tedbîr ve hükûmeti ʿadl-i mahz olup, tarîk-ı Hak'dan ser-i mû inhırâf etmemekdir. Lâkin ʿadl-i mahz kalîlü'l-meks olup, mebde-i inzâl-i şerîʿat-i mutahharadan elli seneyi tecâvüz etmez. Muhbir-i sâdık ʿaleyhi efdalü's-salâtü ve's-selâm: “El-hilâfetü baʿdî selâsûne sene” buyurduklarında bu maʿnâya işâret-i vâzıha vardır derler.
İbn Haldûn ʿUnvânü'l-ʿİber'de der ki: “Emr-i hilâfet elbette mülk ve saltanata münkalib ola-gelmişdir. Zîrâ ictimâʿ ve ʿasabiyyet nevʿ-i insana emr-i lâzım olup, ʿasabiyyetin dahi gāyeti mülk ve saltanata mü’eddî olmak ihtiyârî değildir, belki zarûrîyyât-ı terâtîb-i vücûddandır. Cumhûra teklif olunan umûr belki şerâyiʿ ve diyânât dahi ʿasabiyyetsiz tetmîm olunmaz. Mutâlebe ve teklîf mesâlihi, kuvvet-i kāhire-i ʿasabiyyet ile kemâle erişe-gelmişdir. “Mâ beʿasallâhü nebiyyen illâ fî meneʿatin min kavmihî” hadîs-i şerîfinde bu maʿnâya delâlet vardır, intehâ.
Hülâsa-i kelâm gerek hilâfet ve gerek saltanat, hırâset-i dîn ü dünyada sahib-i şerîʿat ʿaleyhi efdalü't-tahiyyeye niyâbetden ʿibâretdir [M1 7] ve nevʿ-i beşerden vücûdu lâzım olan hâkim-i kāhir sâ’irin üzerine gālib ve musallat ve hakkāniyyet üzere hükmünü icrâya ve emr ü nehye kādir gerekdir ki, cümlesi andan havf edüp, nevʿ-i beşerden şahs-ı vâhid gayra zulm ve ʿudvân ile haddin tecâvüz etmeye ve cemʿiyyet-i insâniyye bu hâkimin hükmü sebebi ile ber-karar durup, nizâm-ı tabiʿî üzere kâr ü kesb ü meʿâşları ve tevâlüd ü tenâsülleri müyesser ola. Bu maʿnâya lisân-ı hikmetde mülk ü saltanat derler ve bu maʿnâyı icrâya tekeffül eden zâta sultân ve padişah derler. Mebde-i vücûdda istihlâf-ı Âdem sırrî ve el-hâletü hâzihî padişahlara zillullâh ve halîfetullâh ʿunvânın ıtlâk ettikleri, bu maʿnâyı mülâhaza ile âşikâr olur. Nazar-ı dakīk ashâbına mütebeyyendir ki nizâm-ı kevn ve bekāy-ı vücûd-i insânîye sebeb olan maʿnâ-yı mezkûr, nevʿ-i insânîye hâssa-i fıtriyye ve lâzime-i zâtiyyedir.
Kibâr-ı müfessirînden niçe muhakkikīn aʿtâ külle şey'in halkahü sümme hedâ âyet-i kerîmesinde ve “Nahle” (arıya) olan vahy-i İlâhî tefsîrinde bu esrâra müteʿallık niçe işârât-ı celîle beyân etmişlerdir. Zenbûr ve cerâd ve baʿzı devâb ve tuyûr emr-i
meʿâş ve defʿ-i mazârr ü intiʿâşda ictimâʿ ve ittifâk edüp, kendü cinslerinden birine mutîʿ u münkād olur. Zenbûrda bey dedikleri ki sâ’irden cüsselü ve garîbü'ş-şekl bir zenbûrdur. Sâ'irin ona itâʿat ü inkıyâdı ve şemʿ u ʿasel cemʿinde mühendisâne büyût yapmakda ve evlâd peydâ etmekde ve zahîrelerini hifz u kifâyet vechi üzere tenâvül etmekde ve bevvâb ve sakā hizmetlerine baʿzısı muʿayyen olmakda ve yaylak ve kışlak tedbîrinde olan ahvâlleri kütüb-i hikmetde mestûr olduğundan gayri el-ân ol umûra mübâşir ve muttaliʿ olanların re'ye'l-ʿayn meşhûd ve maʿlûmlarıdır. Ancak bu hâssa-i kâmile insana hâssa-i fıtrıyye olup, kuvvet-i fikriyye ve siyâset-i ʿakliyye ve fünûn-i taʿlîmiyye ile kuvvetden fiʿle gelüp, müyesser olur. Hükemâ der ki kuvvet-i ʿakliyye ve fikriyyeden hâlî olan hayvânât, nizâm-ı meʿâş ve bekā-yı hayâtlarıyçün benî nevʿinden birine itâʿat husûsunda böyle ictimâʿ ederler iken, eşref-i mahlûkāt olan nevʿ-i insanı benî nev'inden olan pâdişâha mutîʿ ve münkād olmamak lâyık mıdır? Hafî olmaya ki fezâyil-i mülûk-i sütûde-sülûk-i ʿOsmânî “ceʿalallâhü devletehüm bâkīhi mâ-yukra’ü ve yütlâ es-Sebʿu'l-mesânî” eşref-i menâkıb-i şâhân-ı selef ve bu bâbda sagīr u kebîr vâfir mü'ellef derârî-yi medîhalarına sadef olup, nazm:
E'id zikre 'Osmân lenâ enne-zekerehü
Hüve'l-miskü mâ-kerrertehü yetedavva'u
mefhûmu üzere hasâyis-i zâtiyye [M1 8] ve mehâyil-i fıtrıyyeleri tetebbûʿ ve istikrâ ile bu mukaddimeye ber-vech-i icmâl zeyl ve baʿdehû tahrîrine kasd ettiğimiz târîhin bed' u şurûʿuna meyl olundu.
Maʿlûm ola ki Hulefâ-i râşidîn rıdvânullâhi teʿâlâ ʿaleyhim ecmaîn hazerâtından sonra basît-i gabrâya zıl-efgen-i ʿadl ü dâd olan Şehriyârân-ı cihân-âbâdın efzal ü eşrefi selâtîn-i âl-i ʿOsmân olduğu vâreste-i şübhe vü gümândır. Silsile-i tâhireleri Nûh-i necî ʿalâ nebiyyinâ ve ʿaleyhi's-salâtü ve's-selâm hazretlerine müntehî olunca, mazbût-i neseb-nâme nessâbân-ı rüzgâr ve her biri emâret ü saltanatla kâm-kâr oldukları ve âl-i Büveyh ve Fâtımiyyûn ve sâ'irleri gibi meşkûkü'l-asâle olmadıkları, ittifâk-ı mehere-i mü'errihîn ile sübût-yâfte-i ehl-i yakīn olmuşdur. Nebiyy-i celîl-i hazret-i İsmâʿîl'den sonra arz-ı Hicâz'da hayme-nişîn-i emn ü emân olan kabâyilden Benî Cürhüm ve
Kantûra beyninde münâferet ve ʿadâvet vukūʿu hasebiyle o havâlîde hercü merc emâreleri zuhûr ve cümlesinden selb-i râhat u huzûr eyleyüp, Benî Kantûra diyâr-ı Fâris'e hicret ve Mâhân memleketinde nasb-ı çetr-i tavattun ve ikāmet eylediler.
Cedd-i aʿlâ-yı Osmâniyân o kabîle-i celîleden olduğu esahh-ı rivâyet olmağla, âhiru mâ yemlikü emre ümmetî Benû Kantûra esr-i sıdk muhbiri üzere istimlâk-i emr-i ümmet ile bunlar mübeşşer ve bedr-i münîr saltanatları, ʿârıza-i üfül ü zevâlden masûn olup, dâmen-i kıyâmete dek zîver-i evc-i bekā olacağları muhakkak ve mukarrerdir.
Tafsîl-i lafz-ı Kantûra:
Hüdâvendigâr-ı esbak Sultân Murâd Hân-ı sâlis hazretleriyçün te'lîf olunan Risâle-i İntısâriyye'de ve Müsâmere-i hazret-i Muhyiddîn-i ʿArabî'de mestûrdur. Tâyife-i ʿArab sevâhil-i Mora'ya Gaydâ itlâk eylediklerine nazaran, ibn Ebî Talha ve Muvakkat Mısrî risâlelerinde, yeftahü'l-Gaydâ Mehmed bin ʿAbdullah terkîbi karîbü'l'ahdde Muhsin-zâde'nin Mora'yı fethine işâret-i vâzıha olduğu müsellem-i erbâb-ı hâl ve kütüb-i ehlüllâh bunların ahvâlini şâmil rumûzât ü kinâyât ile mâ-lâ-mâldır.
Devlet-i ʿAbbâsiyye mülk ü mâl ve kesret-i ricâl ve füshat-i devlet ve vüsʿat-i memleket ile sâhib-i taht ü nigîn ve mahsûd-i mülûk-i pîşîn olmuşlar iken, sadme-i Hülâgû Hânî'den muztarib ve devletleri eyâdî-yi bîgâneye münkalib olup, vakʿa-i fâciʿa-i Timûrî'ye ʿayn-i ʿibretle nazar olunsa bu hâdise-i ʿuzmâdan emerr u eşedd bir musîbet ü belvâ ve niçe devletlerin inkırâz ve izmihlâllerine ʿillet-i akvâ olmuşiken, bu devlet-i kāhire o dâhiyeyi defʿ ile hâlet-i ûlâsını ve giderek [M1 9] emr-i saltanat derece-i kusvâsını bulup, kefere devletleriyle dahi vukūʿ bulan muhârebâtın baʿzısında ber-muktezây-ı hükm-i kazâ vü kader hudûs eden mehâlik ü hatardan müteʼessir olmayup,
kemâl-i gayret ve hamiyyet ile telâfî-yi mâ-fâte himmet ve tekmîl-i nâmûs-i saltanat ede-geldikleri mesbût-i sahîfe-i ezhân-ı erbâb-ı basîretdir.
Mülûk-i sâlife ihtiyâr-ı teʿazzüz-i nefs ile mânend-i bîve-zenân sâyesinden tersân olarak, ednâ mülke kanâʿat ve hem-civârları olan akviyây-ı mülûke müdârâ ve ʿirz-ı furûtenî vü istikânet edüp, havâkīn-i ʿOsmâniyye: Câhidû fî sebîlillâhi hakka cihâdih emrine her bâr imtisâl ve karîb ü baʿîd ve zaʿîf ü şedîd demeyüp, mücâhede-i ehl-i küfr ü dalâl ile iştiğāl ve eser-i, el-cihâdü hilkatî ve hirfetî medlûlünü bi'l-gudüvvi ve'l-âsâl semîr-i bâl edüp, niçe sanâdîd ve kurûm-i küffârın dârü'l-mülklerini kuvvet-i seyfiyye ile zabt ve mülklerine ilhâk ve şeʿâyir-i İslâmiyye'yi izhâr ile âfitâb-ı nûr-i Muhammedî'yi işrâk etmişlerdir.
Feth-i Kostantiniyye hakkında vârid olan eser sebebi ile ʿuzemây-ı mülûk-i İslâmiyye bu beşârete mazhar olmağa mugrem ü dil-dâde ve bu şâhid-i ʿasîru'l-visâle ʿâşık-ı üftâde olup, bezl-i tâb ü tüvân ve sevk-i ceyş-i girân ile ifrâğ-ı cehd-i bî-pâyân etmişler iken, bu niʿmet-i ʿazîme birine müyesser olmayup, bu Devlet-i ebed-müddet'e mukadder olduğu fahr u mübâhâta sezâ ve mülûke tefevvuk iddiʿâsına dâyir bir maʿnâdır. Selâtîn-i mâziyenin e'imme-i müctehidîn ve selef-i sâlihîn haklarında vâkiʿ olan cevr ü ezâ ve tahkīr u izdirâları ve sâdât-ı kirâm ve sâ'ir ʿulemây-ı aʿlâma olan tahfîf kadar ve habs ü gadr muʿâmeleleri meşhûr u mütevâtir olup, bu Devlet-i ebediyyü'l-istimrârın ʿulemâ ve sâdât haklarında cilve-ger olan iʿtibâr ve rağbet ü meyl ve hürmetleri zâhir olup, şöyle ki ʿulemâya taʿyîn-i hudûd u merâtib ve tevcîh-i mehâkim ve menâsıb eylediklerinden gayri Kul lâ-es’elüküm ʿaleyye ecran ille'l-meveddete fi'l-kurbâ şânlarında nâzil olan sâdât-ı kirâma taʿyîn-i vezâyif ve revâtib edüp, cümlesi refâh-ı hâl ve ferâğ-ı bâl ile duʿây-ı Devlet-i ebed-kıyâma muvâzıb olmuşlardır.
[introduction to I. cilt]
Attribution
- Citation:
- "[introduction to I. cilt]", Ottoman Text Corpus, Merve Tekgürler, https://mervetekgurler.github.io/ottoman_text_corpus_website/items/ave1752_001.html
Item Details
- Title:
- [introduction to I. cilt]
- Creator:
- Ahmed Vâsıf Efendi
- Date Created:
- 1166
- Source:
- Nevzat Sağlam
- Format:
- text/plain
- Language:
- ota